Hikayeler

Ölülerin Yürüyüşü ::::: Tarih/Saat: 24.07.10/23:22

Etiketler: gölge, şiir, zombi



Gölge e-Dergi Gurbet sayısı için...

ÖLÜLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Mezar taşları kırıldı fırladı eller
Cansız bir çığlık kesti
Ormanı
Kuşlar havalandı

Toprak rengi eller
Hızlı büyüyen ağaçlar gibi
Eller kolları kollar başları
Ve başlar
Başka çağların hantal
Makinelerini andıran
Seslerini getirdi
Zor kalktı
Ölüler
Zor ilerlediler

Oynayan çocuklar toz oldu
Tepeden izleyen ihtiyarlar
Kıyamet bu dediler
Sevinçle koştular

Başları bir yana
Buruşuk bedenleri
Bir yana
Düştü

Bir köy vardı
Gizlenmiş
Ölüler devlet erkânı
Gibi geçti meydanı
Önlerine çıkmadıkça
Düşman değildi
Canlılar

Köylüler ihtiyarları
Enderine gömdü


Serdar KÖKÇEOĞLU http://serdarkokceoglu.com

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Uyurgezeri Uyandırmayın! ::::: Tarih/Saat: 27.01.10/11:40

Etiketler: gölge, hikaye



“Uyurgezerler komik veya acayip değildir; çok trajik vakalar da vardır. Onlar uyurken sadece gezmezler, inanamacağınız pek çok şeyi yapabilirler. Bu durum rüyaların gerçek hayata sızması gibidir; insanın henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş gölgeli bir alanını temsil eder.”

Dr. Helmut K.
Halit V. olayı hakkındaki basın açıklamasından/1992


İskelenin yan tarafındaki çay bahçesinde adalar vapurunu bekleyen bir grup sessiz yolcu sabah serinliğine karşı güç kazanabilmek için elinde tepsiyle dolaşan tembel çayçının dikkatini çekmeye çalışıyordu. Çaycı ise çayına çok güvenmediğinden olsa gerek dikkat çekici şekilde ağır hareket ediyordu. Onun canı çay çekmedi, sol elindeki küçük video kameranın ekranında bulunan yeşil renkteki görüntüye dalmıştı. Kameranın özel ışığının yardımıyla karanlıkta çekildiği için görüntü yeşil renkte ve net değildi. Ekranda bir adam dağınık bir yatağın etrafında geziniyordu, az sonra kafasını duvara çarpacak ve yere düşecekti. Bunu izlerken eli başındaki kabuk bağlamış yaraya gitti. Masasına bir çay ve beraberinde yaşlı bir adamın gelmesiyle ekrandaki halini izlemeyi bıraktı. Yaşlı adam neşeyle çayını karıştırarak konuşmaya başladı. O, yaşlının söylediklerini anlayamıyordu: Teknoloji, kamera, marifet… Marifet mi? Hızla, bildiği kelimeleri kafasında kurguladı; yaşlı adam kamera hakkında konuşuyor olmalıydı; alet ilgisini çekmiş ve masaya gelmişti. Herhalde muhabbet arıyordu. Bu durumun Almanya’da nasıl garip karşılanabileceğini düşündü. Kameranın ekranını kapatıp cevap verdi; kötü konuşacaktı gene, heyecanlanmıştı biraz:
“Almanya’dan bunu aldım, ben, günaydın…”
Yaşlı adam konuşmanın tanıdık gelen bozukluğuna şaşırmıştı:
“Yavrum, yoksa Almancı mısın sen?”
“Ben Almanya’da, evet orada büyüdüm, onbir yaşından beri…”
Yaşlı adam vapur gelene kadar sohbet etmeye kararlıydı, elbette anlatacakları ve soracakları vardı. Fakat genç adamın az sonra gelen açıklamasını duyar duymaz, üzerinden kocaman bir bıçak geçmiş ve onu az önceki sıcak duygularından koparmış gibi çayının son yudumunu alıp masadan kalktı. Hızla çay bahçesinden yan tarafa geçti ve vakit kaybetmeden bilet aldı. Yaşlı adam birkaç saniye içinde iskelenin içinde, en köşede oturacak bir yer bulmuştu kendine. İki eliyle bastonunu sıkı sıkı tutmuş; az önce konuştuğu tuhaf gencin son cümlesini düşünüyordu:
“Bende hastalık var. Nasıl psikolojik gibi bir uyurgezerlik. Uyurgezerim ben! Onbir yaşında bir gece kalktım ve komşumuzu ölöldürdüm. O beni uyandırmak istemiş, üzerime gelmiş. Ama uykuda ben, ondan suç değil. Ailem beni tedaviye götürdü. Sonra kaldık ya Wuppertal’da…”
Yaşlı adam bu bozuk, titrek cümleyi defalarca başa aldıktan sonra yıllar önce gazetede okuduğu bir haberi hatırlar gibi oldu. Vapur da iskeleye yanaşıyordu. Adam güçlükle yerinden kalktı. Şimdi o eski haberi tamamen hatırlamıştı, olay olmuştu zamanında. Habere konu olan çocukla tanışmıştı az önce. Yoksa ayıp mı etmişti çocuğa? Yıllar önce olmuş bir olaydı ne de olsa. Hayat iyileştirir insanları, bunu gayet iyi bilirdi. Gözleri iskelenin girişine kaydı, genç gelmiyordu. Belki başka bir vapuru bekliyor; belki de beklemiyordu. Gelmemesine çok da üzülmedi.
*
O, video kameradaki görüntüyü defalarca başa sararak izledi. Sanki izlediği görüntülerin yolculuk konusunda karar vermesine yardımcı olmasını bekliyordu. Sonra kapattı ekranı ve küçük kamerayı siyah çantasına yerleştirdi. Çantanın üzerinde Almanca bir rozet vardı. Çayın parasını sabaha göre hızlanmış olan garsona verdikten sonra gişeden biletini aldı ve kendisini Büyükada’ya götürecek olan vapura bindi. Vapurun en uzak köşesinde gölge bir yer buldu kendine, elini yeniden kamerayı almak için çantasına atarken, cep telefonu çaldı. Kulağına götürdüğü anda Almanya’daki doktorunun sesini duydu! Az sonra vapurdaki herkes ona izleyecekti çünkü doktorun Almanca bağrışları karadan bile duyuluyordu. Telefonda doktor izinsiz ayrıldığı için hastasını azarlıyordu; nerede olduğunu öğrenmek istiyordu, özellikle de Türkiye’ye gidip gitmediğini… Konuşmalarına birer kelimelik yanıtlar alınca, pes etti ve dikkatli olmasını, ilaçlarını eksiksiz almasını, uyku düzeni konusunda kurallara uymasını emretti. Az sonra hat kesildi. Halit telefonu bir daha açmamak üzere kapattı. Vapurda rahatça uyuyanlara hüzünle bakarak kafasını arkaya yasladı; içinden kendine dikkatli olacağına dair söz verdi. Gerekmedikçe uyumayacaktı. Kafasında bir program çıkardı. Bir gece kalacak, ziyaretini gerçekleştirecek ve kente geri dönecekti. Oteldeki eşyalarını toparlayacak ve uçağında yerini alacaktı. Yaptığı, yapmakta olduğu sadece küçük bir kaçamaktı. Almanya’daki hastane odasını, oradaki arkadaşlarını düşündü; pazar günkü bira partisini iple çekiyordu.
*
Adaya vardıktan sonra yaz kalabalığı arasında yürümek zor geldi, iskeleye en yakın otele attı kendini. Resepsiyondaki genç çocuk Halit’i odasına çıkardı, müşterisi konuşkan olmadığı için, merak edilen konularda açıklama yapma gereği duydu:
“Adada eğlence azdır abi, faytona bin gez, akşam yemeği servisimiz de var, gezdikten sonra buraya gel biz sana bir şeyler hazırlarız. Deniz kenarındakiler pahalıdır, yemek olayına girme orada.”
Halit odada uzun bir duş aldıktan sonra aşağıya indi, hava kararmıştı, duşta veya duş sonrası yatakta uyuyup uyumadığını merak etti. Gün çok hızlı geçmişti, odada ne kadar kaldığını merak etti. Resepsiyoncunun karısı olduğunu düşündüğü bir kadın, sırasıyla masaya çeşitli mezeler ve rakı getirdi. Koyu kahverengi perdeler ve yerdeki halıyla, bir otel restoranından çok, Almanya’da bir evde yemek yiyormuş gibi hissetti. Ondan başka kimse yoktu. Garson, adamın yalnızlık çekeceğini düşünerek buzdolabının üzerindeki küçük televizyonu açtı. Resepsiyoncunun sadece bir resepsiyoncu olmadığını düşündü Halit. Yemekler lezzetsiz olsa da, Türkiye’de yapılmış yemeği özlediği için önüne ne gelirse yedi; gecenin sonunda, bir ara kendisine servis eden çift masasına geldi, onlarla sohbet etti. Etmeye çalıştı. Onların gözünde vatan özlemi çeken bir gurbetçiydi. Bir gurbetçinin adada neler yapması gerektiğine dair epey öneri dinledi. Sadece dinledi.
*
Balkonun yanındaki koltuğun üzerine kapının önünde bulduğu sandalyeyi yerleştirdi. Hepsinin üzerine açık bir şekilde video kamerasını koydu. Kamera gece modunda zifiri karanlık odayı, dışarıda herhangi bir kör nokta kalmadan iki saat boyunca çekecekti. Almanya’da uykusunu çekme gereği duymazdı. Fakat uzakta, üstelik kaçışın yarattığı gerilimle, uyuduktan kısa bir süre sonra uyanabileceğini düşünüyor ve bunu kaydetmek istiyordu. Almanya’daki kızgın doktorunun bu görüntüleri merak edeceğini, görür görmez soracağını biliyordu.
*
Sabaha karşı, bacakları tuvalette, belden yukarısı odanın içinde uyandı. Yataktan kalktığını hatırlamıyordu. Hemen video kameraya gitti. Darmadağanık saçlarını düzelterek kasedi başa sardı. Sonra görüntülü bir şekilde ileri sardı. Uzun bir uykunun ardından uyanışını ve yataktan kalkışını izledi. Ekranda-bir süre odada yavaşça gezdi sonra yatağın üzerinden geçerek tuvalete yöneldi ve düştü. Çarpmanın etkisiyle bayılır gibi düşmüştü. Fakat bu onun için sıradan bir uyku arasıydı. Sokak kapısına yönelmemiş olmasına sevindi, çünkü kapıyı kilitlemeyi unutmuştu. Onlar iyi insanlar, dedi içinden. Beni sevdiler.
*
Faytoncunun tur seçeneklerini dinlemeden elindeki kağıdı adama uzattı. İlk defa, düşündüğünden uzun süren, peşlerine takılan köpekler nedeniyle gergin dakikalar içeren fayton yolculuğunda, büyüdüğü ve evi gibi gördüğü Almanya’dan farklı bir yerde olduğunu, çocukluğundan hayal meyal hatırladığı ülkede olduğunu hissetti. Yanından geçtikleri evlerin pek çoğu bakımlı değildi ve bu sıcak yaz gününde terk edilmiş gibi duruyorlardı. Şimdi hayaletler geziniyordur, diye düşündü, gülümsemesi dışına taştı, bir an faytoncunun kendisine garip bir şekilde baktığını fark edince, durmak istediğini söyledi; yürüyecekti. Sanki hepsi birbirine benzeyen evler arasında kalbi yol göstermiş aradığı evi kolayca bulmuştu. Bahçesinde uzun beyaz saçlı bir adam, orta yaşlı bir kadın ve bir çocuk vardı. Çocuk köpekle oynuyor, adam gazete okuyor, kadın da bahçe masasını temizliyordu. Yan evin bahçesine girdi, yere oturdu ve duvara yaslanarak bu üçlüyü izlemeye başladı. Bir ara gözleri kapandı, bahçedeki kadın içinde sakladığı daha genç bir kadını çağırmıştı. Gözleri ikinci defa daha sert kapandı ve uyumak üzereyken korkarak uyandı. Bahçedeki çocuk kendisine taş atıyordu. Adam ve kadın da çocuğun yanında dikilmiş, Halit’e sorgulayan gözlerle bakıyorlardı. Adam bağırıyordu:
“Serseri, yarım saattir bağırıyoruz burada, çekil git!”
Halit ayağa kalkıp yürümeye başladı. Hızlı hızlı yürüdü. Ardından koşmaya başladı. Kendisini bu adadan götürecek ilk vapura atlamak istiyordu. Onu görmüştü işte artık bir saniye bile kalmasına gerek yoktu. Büyüdüğü kentin içindeki geniş ormanda koştuğu günleri özlemle hatırladı.
*
Vapur kalabalık değildi. Yolculuğun ortasına doğru hava kararmaya başladı. Gözleri ona ihanet ediyordu. İçinde derinlerden yükselen ve bütün yolculuğun anlamsızlığını bağıran ses onu bunaltıyor ve uykuya itiyordu. Sonra kendisini sıradan bir vapur yolcusu yapan bütün gerçek bağlar koptu. Az sonra vapur yanaştı, bütün yolcular ışıklı iskeleye çıktı. Genç bir kadın salonun öte yanından gelip çıkışa yürürken, vapurun yanaştığından haberi olmadan uyuyan adamı, onu fark etti. Önce uzaktan bağırdı (Geldik!) sonra yanına gitti. Adamın sevimli yüzünde gözleri kocaman açıktı. Ölü gibiydi ama daha çok filmlerdeki yapay ölüler gibiydi. Aniden heyecanlanarak adama doğru eğildi (İyi misiniz?). Az sonra son vapuru temizleyen iki kişi, salondan gelen sesleri duyacak ve meslek hayatlarındaki en acayip olayla karşılaşacaklardı: Sıradan görünüşlü bir adam genç bir kadının kafasını sert bir şekilde oturma yerine vuruyordu. Kan sıçramış gözleri ise daha çok bir delinin gözlerini andırıyordu. Sonra aniden kadını bıraktı ve bayılır gibi yere düştü. Kadının bu olaydan sağ kurtulması “yılın inanılmaz olayları” arasına girecekti. Adam ise uykusunda kalp krizi geçirerek ölmüştü. Her şey uykuda gerçekleşmişti ama rüya değildi. Çantada açık duran (gizli) kamera bu garip olayı baştan sona kaydetmişti.

“Eskilerden birini ziyaret etmek onun için çok önemliydi. Bir enstitüde geçen hayatına bir anlam katmak istiyordu. Ama gizlice gerçekleştirdiği bu yolculuk daha fazla gerilmesine ve bir uyurgezer olarak normalden daha tehlikeli olmasına yol açtı. Aslında bu trajik olay çocukluğunda yaşadığı gibi uyurgezerliğin yol açtığı bir kaza değildi. Büyük kazanın gölgesinde geçmiş kayıp bir hayatın sonucuydu. Hepimiz çok üzgünüz.”

Dr. Helmut K.
Yeni Halit V. olayı hakkındaki basın açıklamasından/2009


Gölge e-Dergi'nin 2. Öykü Özel Sayısı'nda yayımlanmıştır.

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Bernhard Taklitçisi ::::: Tarih/Saat: 09.10.09/10:40

Etiketler: gölge, hikaye



Kültür hayatının en birikimli ve üretken kalemi, bir gün kendisinden hiç beklenmeyen bir şey yapmış ve sıradan bir antolojiye kısa bir hikayesiyle katılmış. O güne kadar sanat alanında, edebiyattan sinemaya ve müziğe, güncel sanattan elektronik sanatlara kadar pek çok disiplinde yazılar üreten; kalemi kültür hayatının her alanına ve hatta bilime uzanan, bütün alanlar arasında çılgın, yaratıcı ve zihin açıcı bağlar kurmasıyla tanınan yazar için bu hikaye bir ilk anlamına geliyormuş. Daha önce sanatsal bir üretim yapmayan, zihninden geçen hikayeleri sözlü olarak bile paylaşmayan ve hatta eleştirmenlerin, araştırmacıların sanatsal üretimde bulunmalarını eleştirmesiyle tanınan yazar için şaşırtıcı bir karar olmuş bu. Yazar hikaye antolojisinin çıkış kaynağını en az ortaya çıkan kitap kadar önemsediğini; kitaba hikayesiyle katkıda bulunan yazarların bir internet sitesinde buluşmuş olmasını sevdiğini, internet sitelerinden kitap sayfalarına yapılan bu yaratıcı geri dönüşü çok anlamlı bulduğunu söylemiş ve böylece kısa hikayesinin varlığı entelektüel çevrelerde saygıyla karşılanmış. Ve fakat yazar bu kitap üzerine yazılan eleştiri yazılarında kendi hikayesi hakkında en ufak bir yoruma bile yer verilmiyor oluşuna da gizliden gizliye bozulmaya başlamış. “Kuşbakışı Dokuz Ölüm” adını taşıyan ve bir yer altı tarikatını çağrıştıran dokuz gizemli intiharı gazete haberi biçiminde anlatan hikayesinin orijinalliğine inanıyor, ilgi gösterilmemesine şaşırıyormuş. Aynı günlerde yazarın bir eski kitapçıda keşfettiği “Ses Taklitçisi” isimli kitap, daha önce duyduğu ama okumayı sürekli ertelediği Thomas Bernhard imzalı kitap, hikayesiyle ilgili bütün düşüncelerinin bir anda alt üst olmasına neden olmuş. “Ses Taklitçisi” kitabından okuduğu her öyküdeki siyah harfler birer bomba gibi kitabın sayfalarından yükselerek gözlerinden içeri girmeye ve oradan içindeki boşluğa düşmeye başlamış. Her sivri sözcük, ironik cümleler ve ortaya çıkan o nefis, çarpıcı kısa hikayeler içinde yeni patlamalar ve yangınlar oluşturmuş. Adeta bütün zengin iç dünyasını yiyip bitirmiş. Hayattaki ilk sanatsal denemesi; deneysel edebiyata yakın olduğunu düşündüğü hikayesi, bütün ilginçliğine rağmen bir Thomas Bernhard hikayesinden hiç farklı değilmiş. Daha önce okumadığı, okumadığı için de eksikliğini hissetmediği bu yazarın kötü ve aptal bir taklitçisi gibi hissetmeye başlamış kendini. Üstelik bu benzerliği hiçbir eleştirmenin yazmıyor oluşu onu daha fazla yıkmaya başlamış. Kendini iyice önemsiz bir taklitçi gibi hissetmeye başlamış. Önce yazı ritmi düşmüş, sonra kültür hayatının merkezindeki evini kapatarak bir adaya yerleşmiş, insanlarla daha az görüşmeye, daha az yazmaya ve okumaya başlamış. Eski kitapçıda “Ses Taklitçisi” kitabını keşfettikten tam altı ay sonra eski bir dostu merak ederek adadaki evine gelmiş ve bahçenin ölüm sessizliğinden şüphelenerek kapıyı kırarak eve girmiş. Ülkenin en üretken ve birikimli kalemi yüzlerce kağıdın ortasında kırık bir ev eşyası gibi yatmaktaymış. Yazarın cesedinin etrafındaki kağıtların Thomas Bernhard’ın “Ses Taklitçisi” kitabındaki kısa hikayelerin el yazısı kopyaları olduğu anlaşılmış. Bazı hikayelerdeki ufak tefek değişiklikler ise edebiyat çevrelerinde yaratıcı bulunmamış.

Gölge e-Dergi'nin 25. sayısında yayımlanmıştır.

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Biz Eskiden Yürürdük ::::: Tarih/Saat: 03.09.09/10:40

Etiketler: gölge, hikaye



Bars hava henüz kararmadan işten gelmiş, karısının çapkın bakışları eşliğinde bir keyif duşu almış, açık mavi kotunu ve iş gezisinde aldığı pembe tişörtünü giymiş ve ıslak saçlarını taradıktan sonra evin sokak kapısına yönelmişti. Karısı hazırlığa çok önceden başladığı için onu mutfakta bekliyordu. Onlara lezzetli bir yemek ve özel soslarla tatlandırılmış birer kahve sunmasını bekledikleri sokağa adım atmak için kapıyı açtıklarında; çok eskilerden, hatta tarih öncesinden bir dost kapıda ikisine gülümsedi ve yaramaz bakan gözlerini doğrudan Bars’a dikti. Lale’nin korktuğunu fark eden adam hiç değişmemiş sesiyle kendini tanıttı.

“Bak bak hâlâ tanıyamadı; ODTÜ’nin duvarlarına beraber yazı yazdığımız günlerin üzerinden kaç yıl geçti? On yıl mı? Ben hiç değişmedim Bars!”

Lezzetli akşam programı iptal olmuş; Lale’nin buzdolabındaki mezelerle donattığı IKEA masanın etrafında iki dost şaşkınlık, mutluluk, hüzün ve acı dolu garip bir duygu salatasını kaşıklamaya başlamıştı. Faruk eski dostunun, az sonra karısının hazırladığı yemekleri yiyeceği Bars’ın bileklerine ellerini koymuş; bu kadınsı sevgi gösterisi en çok Lale’yi şaşırtmıştı. Tepelerindeki ışık sadece iki adamı aydınlatıyordu, hemen yan taraflarındaki geniş kütüphaneyi dolduran pahalı mimari ve tasarım kitapları gölgede kalmıştı. Bars hesapsız, boşalmayı andıran doğal ve hastalıklı bir kahkahanın ardından ağzını sildi ve arkadaşının gözlerinin içine bakarak:

“Ben de eski arkadaşlarım acaba ne zaman kapımı çalacak benden borç istemek için diyordum. Ankara’da kalanlar sürünüyormuş. Doğru mu?”

Faruk önündeki ciğerden büyük bir parçayı çatalına yerleştirirken iyice keyiflendi. Bars’ın kendisine eski günlerin alaycı diliyle saldırması hoşuna gitmişti. Yeni eşin önünde sergilenecek yapay bir özlem gösterisinden ve birbirlerini övecekleri “ah o eski günler” faslının gelmesinden korkuyordu.

“Sikeyim senin paranı. Seni görmeye geldim oğlum, o kadar parayla nasıl bir boka döndüğünü kendi gözlerimle görmek istedim.”

Lale mutfaktan rahatsız gözlerle eşine baktı ve Bars’la göz göze geldiler. Bars, sorun yok anlamında göz kırparak karşılık verdi. Lale erkek muhabbetinin giderek kokmaya başladığını fark ederek yavaşça mutfağın kapısını kapattı.

Sabaha karşı Bars eski dostuyla birlikte evdeki bütün içkileri bitirmiş, son on yılın kapsamlı ve eleştirel bir özetini yapmış, defalarca tuvalete gitmiş, bir kez kusar gibi olmuş ve havanın aydınlanmaya başladığını fark edince yatağa karısının yanına gelmişti. Lale gözlerini açar açmaz akşamdan beri beklettiği soruyu surdu. “Uzun süre kalacak mı?”

“İki üç gün. Ankara’daki karısı bunu evden atmış. Çantası bile yok. Yarın Tepe’ye alışverişe gidin bir şeyler alsın kendine. Az önce üstüne kustu…”

Lale rüyasında koca gövdeli kuşların eğitim verdiği bir orgazm kursunda ders esnasında hülyalı gözlerle bahçeyi izlediği için gözlüklü bir kuş tarafından azarlandı. Yağmur başlayınca ders kesildi.

Faruk ve Lale, Tepe’nin alışveriş merkezi manzaralı geniş asansöründe yukarı çıkarken; Lale’nin biraz utangaç davranması ve konuşurken gözlerini kaçırması Faruk’un dikkatinden kaçmadı. Ben onun gözünde uzaklık hissi veren bir ötekiyim, diye düşündü. Adam sepetine doldurduğu pantolon ve tişört ordusunu tek tek denerken, kabinin karşısında bekleyen Lale’yle aynalar yardımıyla garip bir göz oyunu oynuyordu. Aniden, “işte adama benzedim!” diye bağırdı. Hızla içeri giren ve Faruk’un giydiği pantolonu, tişörtü kontrol eden, kısa bir süre de olsa kabinde adamla yalnız kalan Lale eve dönerken yaptığı şeyin yanlış olduğuna karar verdi. Dün gece aniden hayatlarına giren adamın çaktırmadan kadınların algılayabileceği garip bir koku yaydığına düşündü (veya trafiğin rutin durkalklarında ona öyle geldi.)

Bars cuma gecesi çalışmakta olduğu tasarım ofisinden erken çıktı ve İstanbul’un insanı kanser eden cuma trafiğine takılmadan Caddebostan Plaj Yolu’ndaki eve geldi. Eski dostu Faruk gündüz satın aldığı yeni giysileriyle salonun bir köşesine oturmuş biraları devirmeye çoktan başlamıştı. Ayaklarını köşede dekor olarak dizilmiş kitaplara uzatmış evde DVD’sini bulduğu eski bir filme dalmıştı. Bars karısını ise loş mutfakta sigara içerken buldu. Kadının salonda adamın yanında oturmuyor oluşuna bozulmuş ama eşiyle konuk arasındaki bu doğal gerilime çok da şaşırmamıştı. Zelzele bile olsa Faruk’un evden çıkmayacağını biliyordu. Karısı ise çoktan programını yapmıştı, yemeği hazırladıktan sonra kız kardeşine gidecek ve eski dostları yalnız bırakacaktı. Onları yalnız bırakmayı bir tür vazife olarak algılıyor, muhabbete katılmak değil, ortada gözükmek bile istemiyordu. Evdeki başdöndürücü üniversite yurdu kokusunu bulandırmaya niyeti yoktu.

Lale gece yarısını biraz geçe eve döndü. İki bardak kırmızı şarabın hazırladığı hayali yastıklar her adımda kendisini takip ediyordu. Ev boştu. Erkekler sokağa çıkmıştı. Uyuduktan kısa bir süre sonra eşinin yorgun dudaklarıyla uyandı. Adam o kadar içkiliydi ki, gözlerinin kırmızılığı odanın karanlığında ürkütücü bir robotu andırıyordu. Lale kısık sesle, “seni özledim,” dedi. Adam ayağa kalktı ve soyunmaya başladı, yabancı sözcükler devrilerek çıktı ağzından:

“Seninle yatmak istiyor… Faruk”

Lale salondaki geniş koltukta gözlerini açtığında bir an başka bir evde, başka bir hayatın ortasında uyanmış gibi hissetti. Kocasının söylediği cümle henüz aklındaydı. Bars’ın normal, herhangi bir şeyden bahseder gibi söylediği o yıkıcı cümle uykuda bile kaybolmamıştı. Kocası yatağa düşüp uyuyakalmış ve kadın yastığını alarak sessizce salona gelmişti. Üçüncü kişi ise içeride uyuyordu, canavarımsı bir sesle. Dün gece eşinin söylediklerini unutacak ve misafire her zamanki gibi davranacaktı. Adam sessiz bir kahvaltının ardından çıktı ve saatler sonra elinde bir sürü torbayla geri döndü. Kadın migros torbalarından çıkan, ev sahiplerini mutlu etmek için rastgele alınmış eşyalara bakarken ister istemez gülümsedi. Torbalarda ayakkabı süngeri, açacak, indirimli DVD, çeşit çeşit peynir ve prezervatif vardı. Prezervatifi görünce aniden gülümsemesi dondu ve çatladı. Hayal kırıklığını belli etmedi, gri paketi elinde sallayarak adama soru işaretleriyle gülümsedi sadece.

Bars’ın baskısıyla üç kişilik bir grup olarak dışarıya çıktılar. Bağdat Caddesi’ni sahile bağlayan kalabalık Barlar Sokağı’nda, kapısında yan duran bir kayık olan balıkçıya oturdular. İki adamın ortama ters düşen sessizliğini bozmayı ilk başaran lezzetli rakı oldu. Lale’yi sıkan hatta boğan bir zaman yolculuğu yaptılar eski günlere. Lale sadece dikkat çekip konu olmamak için, sıkıcı yurt anılarını, bitmeyen devrimci yürüyüşleri ve ateşli protestoları dinler gibi yapıyordu. Bars Faruk’a yıllardır görmediği kardeşi gibi davranıyordu ve bu durum Lale’ye garip geliyordu; adam karısınla yatmak isteyen bu adamı gerçekten seviyor muydu yoksa oyun mu oynuyordu? Bu konular onu masadan uzaklaştırdı ve gözlerini yukarıdaki televizyona dikti. O zaman Faruk’un Bars’ı dinlerken bir an bile gözlerini ayırmadan kendisine baktığını fark etti. Bunu çaktırmadan yapma ihtiyacı hissetmiyor, rahat rahat yapıyordu. Zaten kimsenin hiçbir şeyi saklamadığı, her şeyin rahat rahat konuşulduğu garip bir ilişki vardı artık aralarında.

İki yıldır evli olan ve ailelerin çocuk isteğine karşı birlikte, kararlı bir şekilde mücadele veren, pek çok konuda anlaşan çift o gece ilk büyük kavgayı etti. Bars, karısıyla yatmak isteyen Faruk’un itirafını samimi buluyordu. Tabii ki böyle bir şey gerçekleşmeyecekti ama Bars ve Faruk’un arasında kadının çok iyi anlayamayacağı, “hızlı” günlerden kalma bir tür doğallık ve içtenlik anlaşması vardı. Bars punk’lara hayran, özenti bir anarşist olarak girdiği üniversitede kısa sürede hızlı bir devrimci olmuş ve beş yıl süren eğitimin her anında yanında Faruk’u bulmuştu. Evlilik kurumunun ahlakçı kuralları onların arkadaşlığında geçerli değildi. Bars kendisine şüpheyle bakan karısını teselli etmek istedi:

“Onunla yatmayacaksın. Sana o cümleyi niye söyledim bilmiyorum, sanırım çok sarhoştum. Belki de bilmeni istedim, bir uyarı gibi kabul et ve unut!”

Lale pazar sabahı öğlene doğru uyandığında önce eşinin kendisini uyandırmamış olmasına, sonra ise evde kimsenin olmamasına şaşırdı. Onu uyur vaziyette bırakarak çıkmışlardı. Akşamüstü eve sadece Faruk döndü. İçkiliydi. Bars’ın küçük bir ev kazası geçiren bir arkadaşına gittiğini söyledi. Lale derhal eşini ardı ve onun haber bile veremeden, acele bir şekilde yakın arkadaşı Haluk’a gittiğini öğrendi. Haluk’un kızı bahçede oynarken yere düşmüş ve kolunu inciltmişti; bu kazadan sonra tek isteği çok sevdiği ve adıyla seslendiği Bars’ı görmek olmuştu. Bars’ı ingilizce telaffuz ederdi: Beers gibi.

Faruk hazırladığı içkiyi terk edilmiş kadınlara özgü hüzünlü bir özensizlik içinde gördüğü kadına uzattı. Kadın fazla sorgulamadan aldı ve içmeye başladı. Eşinin hazırladığı bir senaryoda görevinin hayatlarına giren bu adamla yatmak olduğunu hissediyordu. Yine de bunun olmaması için mücadele edecekti. Onların sapkın oyununa katılmayacak, bu iki arkadaşı mutlu etmeyecekti. Faruk ilk kadehlerin ardından bir türlü sorulmayan sorulara yanıtlar vermeye başladı. Aslında evli değildi, karısı tarafından sokağa atılmış da değildi. 34 yaşında olmasına rağmen annesiyle yaşıyordu ve kadınlarla çok fazla ilgilenmiyordu. Sonra karşısındaki kadını uyandırmak için; “ama sen çok özelsin,” dedi.

Özel kadın zil sesinin ardından kapıya gitti, alt kapının düğmesine bastı ve odasına çekildi. Evi erkeklere bırakmanın, içkinin bunaltıcı etkisinden kurtulmak için uyumanın zamanı gelmişti. Yatağına uzandığında tuhaf bir şekilde misafirine acıdığını hissetti. Kötü bir adam değildi; eski arkadaşının karısına asılacak bir adam gibi de değildi. Başarısız, kaybetmiş ve nihayet çaresiz kalmış, çocuksu bir adamdı. Zararsız biriydi ama bekar kadın arkadaşlarıyla tanıştırmak isteyeceğini sanmıyordu. İçki kadehinin her yudumunda adam daha da küçüldü gözünde.

Bars hayatı boyunca karşı çıktığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği isteksizlikle başarısız bir tokat attı karısına. Kadın sarhoş olmasına rağmen tokadın yönünden kolayca çekilmiş ve gülmeye başlamıştı. Bars karısının çekilmez sarhoşluğuyla daha önce de karşılaşmıştı; fakat ne olursa olsun bu dengesiz hareketleri kabullenemiyordu. Kadın içkinin etkisiyle kocasının kendisini misafire peşkeş çektiğini söylüyordu. Bars karısına artık onu anlayamadığını söyledi. Halbuki bu problem çift taraflıydı. Lale de kocasının eski dostuyla olan yakın ilişkisini anlayamıyordu. Bars üniversitedeki özgür yaşamlarına dair bazı detayları, karısının sarhoş olduğunu bile bile anlatmaya çalıştı. Halbuki kusursuz bir şekilde paylaşacakları tek iletişim şekli sessizlikti.

Uzun süre konuşmadan yan yana uzandılar. Bars; “Faruk’un gelişi benim için önemli bir olay. Yıllardır kendimi kandırıyordum, bazı şeyleri görmemi sağladı!” dedi. Kadın hızla kafasını çevirip kocasına baktı; “İstersen evden gideyim, sizi baş başa bırakayım. Bunu mu istiyorsun?”

“Hayır, lütfen alçak sesle konuş! Seni seviyorum.”

Bars karısının nemli yanağına bir öpücük kondurup uyumak üzere kendi köşesine çekildi. Kocasının rahat bir şekilde uyuyabilmesine şaşıran Lale komidinin üzerindeki ışığı kapatıp bir süre düşündü. Hatta uzun bir süre düşündü. Sonra kararlı bir şekilde yataktan kalkıp koridorun sonundaki küçük misafir odasında yürümeye başladı. Amacı kısa süre önce hayatlarına giren ve düzenlerini bozan adamla beraber olmaktı. Bunun şu an uyumakta olan kocası için de bir sorun olmayacağını düşünüyordu. Şüphesiz artık kendisi için de bir problem değildi. Sahip olduklarını tamemen yitirmeyi göze alamazdı.

*

Bars’ın gözleri yavaş yavaş açıldı. Henüz geceydi ve karısı yatakta yoktu. Az sonra kadın sessizliği hızlı hareketleriyle bölerek odaya girdi. Bars’ın meraklı gözleri eşliğinde yatağa uzandı ve bir süre bekledikten sonra gecenin kutsal sessizliğini emin bir şekilde bozdu:

“Su içmek için mutfağa giderken gördüm… Seninki eşyalarını toplayıp gitmiş…”

Gölge e-Dergi'nin 24. sayısında yayımlanmıştır.

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti ::::: Tarih/Saat: 07.08.09/19:25

Etiketler: Hikaye

Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti 2

Efendim ben kimim değil mi? Güzel soru. Ve fakat cavabı çok basit değil. Şüphesiz batılı okur beni daha iyi tanıyor, sizin dilinizde henüz yeniyim. Esasında ben de sizin kim olduğunuzu merak etmiyor değilim.

60'ların sonundan 70'lerin sonuna uzanan yaklaşık 10 yıllık süreçte sinema filmleri yaptım. Yok yok bilinen filmler değiller. Ödülleri de yok. Genellikle korku, gerilim, fantastik sinema gibi türlerde çalıştım. Erotik filmler yaptım, hatta ismimi değiştirerek daha obskür, daha hardcore filmler çektim. Ne günlerdi.

Seksenlerin başında rahatsızlanınca eve çekildim. Sinema tarihinin loş köşelerinde unutulmuş, kaybolmuş esrarengiz filmleri keşfetmeyi ve tanıtmayı severim. Öyle ciddi, akademik incelemelerden felen sıkılırım. Okuyucularım edindiğim bu filmleri bilsin isterim. Neden önemli bulduğumu, o filmi nelerin ilginç yaptığını ortaya koymaya çalışırım. Sinema tarihi geniş bir pazıldır. Henüz resmin çok azını gördük.

Bu kadar laf üzerine hayli enteresan bulduğum bir Arjantin filmine ve onu keşfediş öyküme yakından bakabiliriz:

Terkedilmiş Çiçekler

Jose Hernandez'in bir filmine ulaşabilmek için tam 10 yıl uğraştığımı itiraf etmeme izin verin. Terkedilmiş Çiçekler diye adını çevirebileceğimiz bu filmin özelliği çekildiği 70'li yıllarda ciddi bir siyasi krize yol açıp sonradan ortadan kaybolmuş olması. DVD olarak bulunamayan filmi Almanya'ya yaptığım bir gezi esnasında tanıştığım bir kadın yazardan aldığıma şaşırabilirsiniz. Bir çiçekçi dükkanı işleten ve çocuk kitapları yazan bu tombul hanımefendinin elinde gelmiş geçmiş en nadir zombi filminin bulunması son derece garipti.

Babasının geniş film arşivini satarken filmleri tek tek kontrol ettiğini söyleyen çiçekçi kadın, filmin kabında babasına ait son derece ilginç bir not buluyor. Notun detaylarını ne yazık ki buraya aktaramıyorum fakat kadın notu okuduktan sonra filmi izliyor ve daha sonra bunun kayıp bir yapım olduğunun farkına varıyor. Kendisi ile yollarımız kesiştiğinde uzun süredir Terkedilmiş Çiçekler'i aradığımı söyleyince çok şaşırdı. Çiçekleri severim ama bu filmi hiç sevmedim demeyi de ihmal etmedi.

Hernandez, Niçe'nin yazdıklarından ve yaşamından son derece etkilenen bir sanatçı. Henüz genç bir sinemacıyken çatlak filozofun hayatını film yapmayı aklına koyuyor. Fakat bu projesi doğal olarak çevresindeki prodüktörler tarafından pek ilginç bulunmuyor. Fakat Hernandez'in heyecanından etkilenen bir yapımcı, b-filmlerde uzmanlaşan bir para babası, Hernandez'e zombili karanlık bir film çekmeyi teklif ediyor. Bizim yönetmen kabul ediyor bu teklifi, yalnız bir şartla. Senaryoyu ben yazarım diyor aklındakini gizleyerek.

Terkedilmiş Çiçekler zombiler arasında münzevi bir yaşam süren bir adamı anlatıyor. Niçe'nin yaşamını bilenler bu adamın aslında Niçe olduğunu çok rahat kavrıyor.

Hernandez'in çabası beyhude. Filmin sinek mezarlığı kadar bile değeri yok sinema tarihi için. Ama ucuzcu bir yapımcının ticari planları ile ateşli bir yönetmenin derin hayalleri aynı filmde buluşursa ortaya normal bir şeyin çıkmasını da beklememek lazım. Üstelik filme hakim olan melankoli duygusu zombi sinemasında bir ilk. Üstelik hangi filmde zombilere yazdıklarını okuyan bir filozof gördünüz. Bazı türler kolay kolay yan yana gelmez. Deneyenler ya saçmalar ya şaşırtır. Hernandez saçmalamış ama şaşırtmayı başarıyor. Pek yakında DVD'sinin çıkacağını müjdeleyelim. Burada kesiyorum, az sonra kasabama uğrayacak bir gemi çok nadir bir Afrika filmi getirecek, yeterince ilginç bulursam onu da yazarım.

Sir Alexandre Vinch
Çeviren: Serdar Kökçeoğlu


***

Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti 1

Tanrının Uyuduğu Gün
Geçen ay İtalya'ya yaptığım seyahatte oldukça ilginç bir film keşfettim. Kentine geldiğimi öğrenen sinema düşkünü zarif bir bayan beni evine davet etti. Kentin dışında bana eski Avrupa filmlerini hatırlatan bir malikanede yaşayan bu kadının baştan bana oldukça garip göründüğünü itiraf etmem gerek. Kısa saçları, koyu renk paltosu ile emekli bir öğretmen izlenimi yaratmıştı bende. Halbuki sonradan 70'lerin ünlü İtalyan prodüktörlerinden Eve Pelle'nin dul eşi olduğunu öğrendim. Kendisi Pelle ile yarım asır evli kalmış, beş yıl önce kaybetmiş. Pelle'yi hatırladığımı ama seksenlerin hemen başında film yapmaktan çekildiğini söyledim. Politik filmlerin yapımcılığını üstlenmiş, hayli iddialı birkaç filmiyle zarar etmiş, yetmişlerin sonunda fantastik avantürler çekmeye kalkmış ama onu da becerememişti.

Bayan Pelle'nin serin rüzgarlar getiren arka bahçe ormanına bakarken, eşinin unutulmasından dolayı ne kadar üzgün olduğumu söylüyordum. Yaşlı kadın tüm zerafetiyle teşekkürlerini ilettikten sonra, bana çok özel bir film izletmek istediğini söyledi. Yanımıza evin hizmetçisini de alarak hep birlikte evin altındaki tozlu, biraz da zamanını doldurmuş sinema odasına indik. Son derece soğuk ve itici bir sinema odasıydı. Karanlıktı karanlık olmasına ama içerdeki kötü kokular hayal gücümü daha çok çalıştırmış, bende kaçıp gitme isteği uyandırmıştı. El yordamıyla yerimi bulup oturdum ve oynayan filmi Bayan Elle'nin konuşması eşliğinde izlemeye başladım.

Tanrının Uyuduğu Gün adını taşıyan film Eve Pelle'nin çektiği tek sinema filmiymiş. Prodüktör yaklaşık bir saat süren filmi bugüne kadar çok az kişiye izletmiş. Hemen merakla nedenini soruyorum. Kadın, sorumu duymamış gibi konuşmaya devam ediyor. Belli ki kendi akışı var. Önce uzun süre filmin yapım koşullarını anlatıyor. Dünyanın en soğuk gününde bir manastırda çekilmiş. Filmde kar altında gözüken çilekeş rahipler var. Sonra rahipleri (aynı kişiler olup olmadığı belli değil. Filmin iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var.) Bayan Pelle'nin konuşmasınan uzaklaşıp filme vermeye çalışıyorum kendimi. Şimdi siyah beyaz filmdeki rahipler bir rahibin cesedini buluyorlar. İlgim aniden kadının sözleriyle dağılıyor:

"Filmin bugüne kadar izlenmesine şiddetli karşı çıktı eşim. Çünkü her ne kadar ben ve diğer insanlar öyle düşünmüyor olsak da, eşim bu filmin lanetli olduğuna inanıyordu."

"Lanetli mi?

"Evet öyle, eşim izlemekte olduğunuz bu filmin lanetli olduğuna inanıyodu..."

"Peki nasıl bir lanete inanıyordu? Yapanlar için mi, izleyenler için mi?"

Doğrusu lanetli film hikayelerini daha önce de çok dinlemiştim. Çekim ekibinin çekimlerden kısa süre sonra sırayla öldüğü filmler vardır. Ama şüphesiz bunlar tamamen rastlantıdan ibarettir ve filmlerin ekipleri öyle 3-5 kişiden oluşmaz. Yine de gözlerim filme değil hareketsiz duruşuyla karanlığı ağırlaştıran kadına dönüyor.

"Aslında öyle bir lanet değildi Eve'nin söylediği..."

Filmi unutup kadını dinlemeye başladım. Çünkü anlattıkları, yüzleri zamana yenilmiş, bir lekeye dönüşmüş rahiplerin bir manastırdaki cinayetlerin sırrını çözdüğü ve en sonunda katil olarak bizzat şeytanı keşfedecekleri filmden çok daha ilginç ve eğlenceliydi. Bir kere itiraf etmem lazım, Tanrının Uyuduğu Gün sanatsal anlamda başarısız ama kült film meraklılarının ilginç bulabileceği bir yapım olmuş.

Mutlaka izleyici ile buluşması lazım, diyorum. DVD basan ciddi şirketler tanıdığımı, hemen bahsedeciğimi de ekliyorum. Fakat, kocasının lanet masalı belli ki onu da etkilemiş, filmin bu evde gömülü kalmasını istiyorum diyor. Bir kez daha düşünmesini söyledikten sonra evden çıkarken, bana merakla filmin sonundaki Şeytan'ı görüp görmediğimi soruyor. Filmin sonunda Şeytan yoktu diyorum. Dar oda boştu, içerde sadece sabah ışığı vardı. Aniden ağlamaya başlıyor. Sonra bağırarak, ben görüyorum şeytanı. Belki de eşim haklıydı, diyor.

Tanrının Uyuduğu Gün'ün sonunda şeytan var mıydı, yok muydu? Bu soruya izleyen bir avuç insan farklı cevaplar vermiş. Umarım bir gün, gün ışığına çıkar da, siz buna kendiniz karar verirsiniz.

Sir Alexandre Vinch
Çeviren: Serdar Kökçeoğlu



Share Paylaş!

Sayfa: 1