Sinema Yazıları

Çevre’nin Zaferi ::::: Tarih/Saat: 27.01.10/12:06

Etiketler: kargamecmua

2000’li yıllar ilginin merkezden çevreye doğru yayıldığı yıllar oldu. İnternetin yaygınlaşması her sağlam sinema izleyicisinin aynı zamanda bir sinema araştırmacı olmasını sağladı. DVD kültürü ve buna paralel olarak yayılan internet formatları ise aranılan her filmin kolayca bulunmasıyla sonuçlandı. Bu esnada DVD’ler pahalı ve fakat kopya DVD’ler ise ucuzdu, web ise bedava filmlerle doluydu; ve galiba izleyebileceğimizden çok daha fazla film toplamaya ve biriktirmeye başladık. Bir tür “kopya koleksiyonculuğu” özellikle kentlerdeki gençlik arasında yaygınlaştı. Sadece klasikler değil; farklı coğrafyaların sinemaları da keşfedildi. Uzakdoğu sinemasının inanılmaz yükselişine şahit olduk. İran sineması, Romanya sineması ve Türkiye sineması da çarpıcı filmlerle festivallerde öne çıktı. Kısaca; 2000’li yıllarda küçük ekranda veya sinemalarda (festivallerde) önüne çıkanla yetinmeyen; araştıran, bulan ve kendini geliştiren bir sinema izleyicisi oluştu.
Ülkemizde bu kuşağın kamera arkasına geçmesinin de sinemamızın dilinin oluşmasında önemli payı var. Artık sinemayı ciddiye alan her sinemacı, aynı zamanda bir araştırmacı. Son yıllarda sinema basını ile Türk sineması arasındaki soğukluğun yerini yaratıcı bir alışverişe bıraktığını da görüyoruz.
Dünyadaki etkileri üzerine çok şey söylenebilir; Hollywood’un bağımsız sinemayla birlikte bir yaratıcılık krizine girmesi, bu esnada animasyonların çok daha sıcak hikayelerle karşımıza çıkması; Avrupa sinemasındaki durgunluk ve çevre ülkelerin atağa kalkması sayılabilir.
Türkiye sineması ise birbirinden değerli yönetmenlerle festivallerin aranılan sinemalarından biri olmuştur. Şüphesiz on yıllık bir süreç söz konusu olduğunda insan onlarca filmle bile yetinmek istemiyor; pek çok başyapıt şimdiden klasikleşmiş durumda. Fakat benim için dünya sinemasını ve Türkiye sinemasını temsil eden iki yönetmen; serüvenlerini heyecanla takip ettiğim isimler oldular. Bilinçaltından sinema sanatına açılan gizli yollar keşfetmeye 2000’li yıllarda da devam eden ve her adımda kendini aşan bir yönetmen olarak David Lynch ve sinemasını heyecanla takip ettiğim; bir tür sihir etkisi yaratan Reha Erdem’i mutlaka anmam gerek.

*Kargamecmua'nın 2000'lerde Sinema dosyası için yazılmıştır.

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Let the Right One In / Tomas Alfredson (2008) ::::: Tarih/Saat: 20.01.10/13:08

Etiketler: eleştiri, beyazperde, korku, vampir



Bilim kurgu dünyasının ikonik yılları arasında bulunan "2010"a nihayet girmiş bulunuyoruz. Bir senenin bitip yeni bir yılın başlamasının en güzel yanı, etrafta bir sürü "yılın en iyi filmleri" listesi olması. 2009'un gözden kaçan filmlerini keşfetmenin, aramanın ve bulmanın tam sırası.
Bu sene Sight & Sound dergisinin web sitesinde yayımlanan eleştirmen listelerinde göze çarpan tanıdık bir film var. "Gir Kanıma" bir önceki yıl olduğu gibi pek çok listede yılın en iyi filmleri arasında gözüküyor. 2008 yılında izleyen bazı eleştirmenler bu benzersiz filme listelerinde üst sıralarda yer vermişti; 2009 yılında da bazı eleştirmenler öne çıkarmışlar.
Şüphesiz Avrupa filmleri farklı coğrafyalarda farklı farklı dönemlerde sinema bulabiliyor. IMDB'nin yalancısıyız ama filmin Türkiye'den başka 2010 yılında girdiği herhangi bir yer de yok. Epey geç geliyor ve esasında duyan galiba bir şekilde izlemeyi başardı. Tıpkı DVD'den izleyenlerin bir kez de perdede izlemek için festival bileti almaları gibi, pek çok kişinin sinemanın yolunu tutacağına da şüphe yok.
"Gir Kanıma" her ne kadar bir vampir filmi veya esaslı bir korku filmi olarak pazarlanmış olsa da, kısa sürede klasik bir tür filmi olmadığı anlaşıldı ve tür filmlerinin kolaylıkla giremediği festival programlarına ve listelere girdi. Bir yandan vampir sinemasının kurallarına bağlı kalırken, aşk filmlerinden de ilham alıyor. Tabii liderliğini Twilight serisinin yaptığı romantik vampir filmleriyle çok ilgisi yok.
Esasında Twilight serisi ile "Gir Kanıma"yı karşılaştıran yabancı bir makalenin altını çizdiği gibi, ikisi de romantik vampir kurtarıcı mitine dayanıyorlar. Fakat "Gir Kanıma"nın içedönük ve ezik karakteri bir erkek çocuğu ve kurtarıcı olan (en azından görünüşte) bir kız çocuğu. Yani benzerlikleri aynı mite dayanmaları ile sınırlı; yoksa "Gir Kanıma" daha pek çok şeyde yaptığı gibi bu miti de tersine çeviriyor. "Açlık" ve Fransız vampir filmlerinin yaptığı gibi, vampirleri tür sinemasının hazır kalıplarından çıkarıyor ve özgürleştiriyor.
Karlar altındaki sıkıcı bir siteyi ve çevresindeki ormanları merkeze alarak neredeyse elle tutulur; soğuk ve kasvetli bir atmosfer yaratmayı başarıyor film. Belki böyle uzaklardan yollanmış bir kartpostal kadar gerçekçi olmasaydı, gotik bir atmosferden bile söz edebilirdik. İnsanların alkol içerek ısınabildikleri ve sıcak bir iletişim kurabiledikleri coğrafyada, soğuk binaların insanlarla gizli bir akrabalık içinde olduğunu görüyoruz. Hayata buğulu bir aynanın arkasından bakan bir çocuğun hayatını değiştiren de karşı cinsten bir vampir oluyor.
Uyarlandığı romandan dikkat çekici farklılıklar içeren filmin en önemli yanı, kendini bir yabancı gibi hisseden insanlığın "ötekisi" vampir ile yalnız bir çocuğu aynı ruh hali içinde buluşturabilmesi. Yani biz bir yandan iki kişinin yakınlaşmasını izlerken, aslında birbirlerine ne kadar benzediklerini fark ediyoruz. Bu nedenle Oskar ciddi bir tehlike altındayken gözlerimiz onun ruh ikizini arıyor. Bir tür "gölge" gibi belirmesini ve diğer yarısını kurtarmasını bekliyoruz.
Küçüklerin derinden hisssettiği ama çoğu zaman adını koymayı beceremediği melankolik bir yalnızlığın ve o yalnızlıktan kurtulmayı başaran bir çocuğun hikayesi. Çocukluğun soğuk gecelerine dair gerçekçi bir film de diyebiliriz.

(beyazperde.com internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Zombieland / Ruben Fleischer (2009) ::::: Tarih/Saat: 20.01.10/13:04

Etiketler: eleştiri, beyazperde, zombieland



Taylan Biraderler'in kısa sürede kültleşmeye aday "Vavien"i aslında bir ailenin "aile ruhunu" yeniden yakalamasını, çekirdek aileye kısa devre yaptırarak anlatıyor. Sırlar ve yalanların uzaklara fırlattığı çekirdek aile, aslında herkesin bildiği bir cinayet girişiminin ardından aile ruhunu yeniden yakalıyor. Para, son çare olarak gücünü dışarda kanıtlamaya çalışan adama geçiyor; kadın tıpkı arkadaşının önerdiği gibi kocadan sır saklanmaz kuralını benimsiyor ve oğlan babasının gizli porno filmlerinden öğrendiklerini uygulayarak kendisini babasına ispat ediyor. Çivi çiviyi söküyor, kötülüğün hakkından esaslı kötülük geliyor. Her şey kusursuz.
Yılın son zombi filmi "Zombieland" de, kıyamet sonrasının varoluşçu Amerikan yollarında kaygılarını, kurallarını bir yana bırakarak aile olmaya çalışan dört "hayatta kalan"ın hikayesini anlatıyor.
Zombieland dünya vatandaşlarının nasıl zombileştiğini anlatma ihtiyacı duymadan, insan kalmayı başarmış bir gencin ailesini aramak için yola çıkışıyla başlıyor. Karşısına "doğuştan katil" bir zombi avcısı çıkıyor ve birlikte yollarına devam ediyorlar. Daha sonra ise iki kız kardeşin aralarına karışmasıyla çatallanan hedefe doğru ilerliyorlar.
Filmin en büyük artısı; kendini fazla ciddiye almıyorken, sulu bir komedi filmine de dönüşmemesi. Hollywood ziyareti gibi belki bütün zombi sinemasının en acayip sahneleri arasına girebilecek, trajikomik bir bölüm bile yer alıyor.
Sıradan bir Amerikalının yeryüzünde en çok merak ettiği yer neresidir? Yanıt, herhalde ortadoğu değil; tabii ki Hollywood yıldızlarının evleri. Bizim dörtlü çete de ünlü bir yıldızın evine gidiyorlar ve burada bizzat kendisiyle karşılaşıyorlar. Dünyaca ünlü bir yıldızın zombileşmiş dünyada nasıl ayakta kalmayı başardığını görmek için bile bu filmi izlemek lazım aslında.
Her ne kadar zombilerle mücadelenin kitabından önemli kuralları ortaya koyan dış ses bu filme bir edebiyat uyarlaması havası verse de, çizgi roman filmlerine özgü, komik aksiyon denemeleriyle kendini gösteren durumlar da var. Özellikle lunapark bölümünde aletlerin çarpması sonucu savrulan zombileri hatırlatmak gerek. Bu anlamda filmin televizyon kökenli senaristlerinin aynı zamanda çizgi roman yazarlığı yapıyor oluşuna şaşırmamak lazım.
Zombieland; Romero, Fulci gibi klasik ustalardan Boyle gibi çağdaş ustalara uzanan bir dizi yönetmenin elinde gelişen zombi sinemasının klasikleri arasına girebilecek bir başyapıt değil. "Shaun of the Dead" gibi türün mizahını yapmaya soyunmuş bir korku komedi de değil.
Zombi sinemasının klasikleşmiş, hayatta kalanların temiz bir toprak bulma serüvenini farklı detaylarla zenginleştiren; bilinen yolculuğa yaratıcı yan yollar ekleyen bir film.
Şüphesiz bunun en akılda kalıcı göstergesi de, filmin doruk noktasını temsil eden Hollywood ziyareti. Filmin kılçıklı mizahı, müthiş görüntülerin de yardımıyla oluşturulmuş kara kıyamet atmosferine zarar vermiyor. Hatta; insan evladı dünyanın sonunda bile bir eğlence, bir aşk arayabilir diyor ve bunu başarılı bir şekilde kabul ettiriyor.

(beyazperde.com internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Saw VI / Kevin Greutert (2009) ::::: Tarih/Saat: 20.01.10/12:57

Etiketler: eleştiri, beyazperde, saw, testere



Bu hafta aslında sinemalarda bir değil iki tane korku filmi var. İlki “Testere” dizisinin ilk sezon 6. bölümü; bir kez daha konusuz seks filmlerinin yatakta başlayıp yatakta biten “hardcore” tekniğini örnek alıyor ve daha ilk dakikalarda kol göbek kesme, biçip tartma bölümleriyle başlayarak yaşamın anlamı üzerine bir kez daha “düşünmememizi” sağlıyor. Öteki ise "Bir Aşk Hikayesi" altbaşlığını taşıyan ama daha çok “insan insanı sever mi” türünden bir aşka sahip olan Yeni Michael Moore filmi.
Testere serisini, nereye bağlanacağını merak ederek izleyen ve sertliğinden değil zeka pırıltısı içermeyen senaryosundan rahatsız olan biri olarak, söz konusu 6. film olduğunda iki noktayı hiç çekinmeden övmek istiyorum. Birincisi, anlıyoruz ki yeni filmler artık sadece serinin fanatik takipçileri için üretiliyor. Seriyi parçalı bulutlu takip eden izleyicileri oyalayacak özerk bir hikaye yok burada. Seriyi eksiksiz takip etmiyorsanız (veya benim gibi hemen unutuyorsanız) diziyi ortadan izlemeye başlamış gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Halbuki bağımsız bir “Testere” hikayesi anlatmak, seriyle ilişkisi gevşek olan bazı korku izleyicilerini yeniden bağlayabilir. Ama böyle bir çaba yok ve yeni izleyicilere dönük komik flashback’ler bulunuyor sadece. Kabul edelim, cesur bir tavır. Filmin ikinci güzelliği ise, kısa olması; konulu bölümlerin azlığı, şiddet sahnelerinin sertliği lafı veya şiddeti uzatmayı gereksiz kılıyor.
Aslında "Testere 6" üzerine söylenebilecek çok da fazla birşey yok. Bu defa sağlık sigorta dünyasının gaddar temsilcileri kanlı bir sınavdan geçiriliyor. Belli ki yapımcılar filmin anlamsızca ahlaksız “hayatın değeri” felsefesine Michael Moore’ca bir anlam kazandırmaya çalışmışlar. Siz bizim hayatımızla oynarsanız öyle mi? Öyleyse size hayatın değerini hatırlatalım. Filme yapılan bu mesaj dopingini sistem karşıtlığı olarak görenler filmin serinin en iyilerinden biri olduğu sonucuna varıyorlar. Hatta ilk filmden sonra ilk defa aklı başında bir film çıktığını iddia edenler de var. Bu filmi ilk filmin yanına koymak, normal bir karşılaştırma yapmak doğru olmaz. Filmin en ilgi çekici, en sürükleyici yanı; karanlık ambient-endüstriyel müzik türleri arasında gidip gelen tedirgin edici müzikleri. Eski Nine Inch Nails üyesi Charlie Clouser bir kez daha karanlık işitsel atmosferler yaratmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu ispat ediyor.
Meraklısı mutlaka izleyecektir, hatta gösterime girdiği ilk gün izlemiştir bile; ama korku filmi yokluğunda yolu Testere’ye düşeceklere, hikayenin çok önce başladığını hatırlatalım. Belki de haftanın korkunç aşk hikayesi “Kapitalizm” makul bir gerilim arayanlar için daha doğru bir tercih olabilir. Sağlık sistemiyle esaslı bir şekilde önceki filminde hesaplaşan Moore şimdi daha soyut bir düşmana sallıyor kılıcını, kapitalizme. Ama karşısında, politikacılar ve büyük şirketlerin sessiz yöneticileri gibi somut düşmanlar var ve onları cinayetle suçlamaktan hiç çekinmiyor. Ölümcül hasta olan çalışanları üzerinden sigortadan para alan şirketlere karşı, belki de ilk defa izleyicilerden yardım istiyor. Son sahnede yardıma ihtiyacı olduğunu, bu işlerin yalnız yapılamayacağını çaresizce itiraf ediyor.

(beyazperde.com internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Share Paylaş!

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Nefes: Vatan Sağolsun/Levent Semerci (2009) ::::: Tarih/Saat: 22.11.09/14:39

Etiketler: eleştiri, twitch, nefes



“Breath”: Not That Fresh

Turkey’s ever-changing political agenda bears a significant impact on the lives of its people And the use of visual and written media are the most effective way of communicating this political agenda.

Whilst it could be argued that these media tools are effectively bridging the political world and the society, they are certainly more likely to be used for control and manipulation. Secondary political issues not addressing the immediate needs of the people could easily be over-broadcast and prioritised to set a new agenda, while an urgent matter of utmost priority could be brushed under the carpet without much acknowledgement of its existence. The expected function of the media is giving an opportunity for people’s voices to be heard; however, more often than not, they'e notorious for sparking the crowd’s emotions.

An illustrative and recent example of such “adjustment” has been the fairly moderate media coverage of what was easily seen as a very important step towards resolving the never-ending war and terror reigning in the Southeastern Turkey. A group of 34 PKK militants entered Turkey and surrendered themselves to the local authorities - a very important milestone indeed to cease the continuing bloodshed in this part of the country. And in an equally encouraging display of restraint, the group was not put under arrest by the authorities, as if to send an encouraging message to other PKK groups to follow suit.

Whilst it was too much to bear for the martyrs’ families to witness this PKK group given the right to enter the country freely with no resistance, and thus sparking some protests, the vast majority of people witnessed this event unfolding with silent hopes; hoping that this war does end, one way or the other. Such is the wish of the people, us, who have nothing to gain from it.
The movie “Nefes:Vatan Sagolsun/Breath” certainly caught the eye of the world’s media and the timing of its release to the box office is certainly not a surprise. This government has sought an increasing interest in establishing a policy commonly referred to as the “Kurdish Resolution”; and, as it turns out, this policy may turn out to be positive towards ending this war. The movie took three years to shoot and took a considerable amount of effort to be completed. And whilst the timing of its release may bring added benefits and interests in such a sensitive diplomatic climate, it may also bring frowns on the faces of the more concerned audience. And without any doubts, certain scenes in the movie, as well as some press releases and most importantly its second title ‘Long Live the Homeland’ will be nothing short of being reminiscent of a mass-mediated militarist vendetta.

Still, it would not be entirely right to describe it as a dark military movie, setting an agenda for some sort of nationalist emotional blackmail. It depicts the tale of Turkish soldiers posted in a small patrol station, waiting for their near-certain death by the insurging PKK threat. And other than the appearance of a commander, subtly personalising the war theme, not a single death machine can be seen throughout the entire movie. Solely based on this approach, it could even be even said that this movie shows a realistic and humanistic side to it.

Having said that, “Nefes:Vatan Sagolsun/Breath” appears somehow “out of touch” when considering the recent political events. Three years ago, it could have possibly been a stronger movie, making a much bigger statement. However in promising times when PKK militants in mountain outfits surrender themselves, this movie sends a light, unhelpful message to the people, appearing somehow “dephased” with the current reality.

Even though the movie does succeed in creating this great patrol atmosphere, with visually striking special effects and unique combat scenes unseen in the history of Turkish movies, it still could not receive full marks from the prominent movie critics.

And those in the audience in cinemas who were among the people, who protested against the PKK and senior army officers, did give their full approval to this movie.

*Twitchfilm.net sitesinde yayımlanmıştır.


Share Paylaş!

Sayfa: 1 2 3 4 5