<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?>
<!-- generator="FeedCreator 1.7.2" -->
<rss version="2.0">
    <channel>
        <title>Serdar Kökçeoğlu RSS</title>
        <description>Serdar Kökçeoğlu Web Sitesi RSS Feed'i</description>
        <link>http://serdarkokceoglu.com/rss/</link>
        <lastBuildDate>Fri, 09 Oct 2009 11:36:18 +0100</lastBuildDate>
        <generator>FeedCreator 1.7.2</generator>
        <image>
            <url>http://serdarkokceoglu.com/images/logo.gif</url>
            <title>Serdar Kökçeoğlu</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php</link>
            <description><![CDATA[Serdar Kökçeoğlu kişisel websitesi RSS Feed'idir. Ziyaret etmek için tıklayın!]]></description>
        </image>
        <item>
            <title>Bir Euro Disco Yıldızı: Cerrone</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=93</link>
            <description><![CDATA[70'lerin ortasından 80'li yılların ortasına kadar diskoları loş melodileriyle sallayan Fransız euro disco yıldızı Cerrone'nin 1978 yılında çekilen suç filmi "Brigade Mondaine" (Vice Squad) için hazırladığı albüme dikkat. <br /><br />Tekinsiz film müziklerine olan ilgisini "Cerrone 3: Supernature" albümü ile ortaya koyan müzisyen, Brigade Mondaine'in müzikleri için karanlık ve cool bir disco albümüne imze atmış. 70'lerin funky sokak müziğiyle, sonraki dönemin tekinsiz, soğuk melodilerini başarılı bir şekilde birleştirmiş.<br /><br /><object width="425" height="344"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/S0lszRR46Hk&hl=en&fs=1&"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/S0lszRR46Hk&hl=en&fs=1&" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"></embed></object>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>25. Gölge</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=92</link>
            <description><![CDATA[Gölge e-Dergi'nin 25. sayısında çıkan "Bernhard Taklitçisi" isimli hikaye, "Hikayeler" bölümüne eklendi...<br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Pontypool/Bruce McDonald  </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=91</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2032>Dil virüstür…</a><br /><br />Amerikan edebiyatının aykırı yazarı William S. Burroughs’un popüler sözüdür: “Dil Virüstür”. Popüler derken utanıyoruz ama şarkı sözleriyle ve diğer uyarlamalarla popüler kültür de kullanmıştır bu karanlık benzetmeyi. Düşük bütçeli bir zombi filmi gibi duran, halbuki yönetmeninin açıklamasıyla zombilerin yerini “iletişim kurbanlarının” aldığı bu orijinal filmin arkasında, Kanadalı bir yönetmenin olmasına şaşırmamak lazım. David Cronenberg filmlerini hatırlatan (ama onlara benzemeyen) filmin arkasında, en son “The Tracey Fragments”a imza atan serüvenci bir yönetmen var. Filmlerin metin boyutunu da önemseyen bağımsız ruhlu sinemacıların tür sinemasına el atması oldukça iyi sonuçlar doğurabiliyor. Okur/yazar sinemacıların bu konudaki tercihi ise daha çok zombiler oluyor; ki bu konuda haksız sayılmazlar. Şimdi radyoyu açabiliriz.<br /><br />Çenesi düşük ama boş konuşmayı sevmeyen bir radyo DJ’i sıradan bir güne başlıyor. Sesten yalıtılmış canlı yayın odasında günün telefonlarını alıyor; radyoculara özgü sevimli bir ukalalıkla dışardaki hayatla iletişim kuruyor. Daha sonra dışarıdan tuhaf haberler gelmeye başlıyor ve bir tür virüsün sokaklarda yayıldığına kulak misafiri oluyoruz. Her şey kontrolden çıkmış bir virüsün yol açtığı zombileşme salgını gibi gözüküyor başta; sonra içeri girmeye başlayan kurbanlardan bu virüsün başka türlü bir virüs olduğunu öğreniyoruz. Dünyanın en popüler ve yaygın dili; bilmemenin ayıp karşılandığı ingilizcenin bazı çok kullanılan kelimeleri virüs kapmıştır. Çaresi yok mudur? Vardır. Başka bir dil veya hastalıklı dili yeniden düşünmek, düşünerek konuşmak; sözcüklerin içini doldurmak. Hastalık manidar ama çözüm müphem.<br /><br />Öldüren Kelimeler bir Quentin Tarantino filmi gibi her tür izleyicinin farklı derecelerde tatmin olabileceği bir film değil. Tarantino’nun bunu nasıl başardığını da anlayabilmiş değiliz, fakat “sinefil yönetmen” imajının da bunda katkısı olsa gerek. Düşük bütçeli bir zombi filmi görünen ama dilbilim, iletişim ve kültür gibi konulara dalarak türü derinlere çeken bir film size orijinal geliyorsa, bu filmin küçük bir başyapıt olduğunu kabul edeceksiniz. Tek mekanda geçen klostrofobik filmlere dayanamıyorsanız; sinemanın saf görsel bir sanat olduğu, geveze filmlerin yanlış olduğu gibi sinema okulu klişelerini ciddiye alıyorsanız; veya aksiyon dozu düşük filmler az uyuduğunuzu hatırlatıyorsa, o zaman uzak durabilirsiniz. Yazıyı film eleştirilerinin virüslü cümlesiyle bitirelim: Uzak durursanız, çok şey kaybedersiniz.<br /><br />*Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır.  <br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>From Within/ Phedon Papamichael</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=90</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2030>İntihar üzerine önemsiz bir film…</a><br /><br />“Savage Ailesi”nin eleştiri yazısında, son dönemde Amerikan Bağımsız Sinemasının iyice kan kaybettiğini yazmıştık. Önce o yazıdan kısa bir bölümü buraya alalım, sonra “bağımsız korku filmi” denilen tartışmalı alanda yürümeye başlayabiliriz: <br /><br />“Amerikan Bağımsız Sineması son yıllarda Hollywood'un kahraman merakından uzaklaşırken, başka bir problemin kucağına düşüyor. Sinema izleyicisinin Hollywood'a alternatif hikayeler, kahramanlar beklediğini bildiği için, daha sıradışı ve tuhaf karakterlerle karşımıza çıkıyor. Fakat zaman zaman seçtiği bu tuhaf karakterler, Hollywood'unkilerden farklı olmayı başarsa da, sahici olmayı başaramıyor. Bir tür tuhaf (weirdo) ve takıntılı cool (geek) fetişizmi yapılıyor. Son dönemin çok övülen, absürd ve sınır tanımaz bir mizah içeren gençlik filmlerinden tam bu nedenle keyif alamadığımı belirtmem lazım...” <br /><br />“Savage Ailesi” yazısının giriş cümlelerine bir ayrıntıyı daha eklemek lazım. Sadece tuhaf ve cool fetişizmi değil; aynı zamanda emo’culuk da yapılıyor. Şüphesiz evden kaçan kızların veya banka önlerinde tüm gün içen geçlerin “emo” olarak lanselendiği bir ülkede, bu kavramı bir eleştiri yazısında kullanmak çok da doğru olmasa gerek. Öte yandan kavramın bizdeki karmaşalarını bir yana bakıp, emo’nun batıdaki yükselişine göz atmak lazım. Çünkü, çekik gözlü kıyamet masalı “İçten Gelen”i bu kadar acayip yapan başka bir “moda” değil.<br /><br />Adını, kökleri seksenli yıllara dayanan bir müzik türünden alan emo (emotional) kültürü bugün popüler kültürde modanın bir uzantısı olarak ele alınsa da, bir gençlik alt kültürü olarak da kabul ediliyor. Giyim kuşam anlamında bazı görsel kodlara ve markalara sahip olsa da, daha çok hayat ritmi düşük, kalıcı bir depresyonu çağrıştırıyor. <br /><br />Bir yandan son derece apolitik ve duyarsız gözükmekle birlikte, hayatın yorucu ritmine katılmayı kabul etmeyen ve sürü halinde şehrin popüler buluşma noktalarını içmek ve ayılmak için kullanan gençlerin politik bir tercihte bulundukları da söylenebilir. Kısaca içten gelen bir isteksizlik ve sürekli Acı hali. Gelip geçici bir moda, amaçsız gençliğin yeni kılıfı demek işin kolayı oluyor, çünkü emo çevrelerinde aşırı hassasiyetin ve acının kutsandığı oranda intihar da çekici kılınabiliyor. Şimdi artık filmimize gelebiliriz. <br /><br />“İçten Gelen”in emo alt kültürü için yapılmış bir film olduğunu söyleyecek değiliz; öte yandan filmi yazan/çeken ekibin sadece korku sever gençleri değil; toplumsal yaşama ve dinsel kurallara uyum sorunu yaşayan, erken yaşta kendini yalıtmış melankolik bir gençliği de hedeflediğine şüphe yok. Din ve gündelik işlerin çok fazla ayrılmadığı, inancın önemli bir yer tuttuğu bir kasabada gençler sırayla intihar etmeye başlıyor. Bunun sorumlusu olarak emo modeli, yakışıklı, melankolik, zeki bir gencin ailesi suçlanıyor. Çocuğun ailesi alternatif dinler ve törenlere meraklı. Bu gözü yaşlı poster çocuğuna gönlünü kaptıran bir kız da intihar etmemek için (!), kişisel cinayetlerin sırrını araştırıyor. <br /><br />İçten Gelen’in çekik gözlü korku filmlerini örnek alan dehşet sahneleri etkili olmaktan öyle uzak ki, bazı yerlerde gülmeden edemiyorsunuz. İntiharı korkunç ben’in zavallı ben’i öldürmesiyle simgeleştiren cinayetler oldukça zayıf çekilmiş. Film korkutmayı başaramıyor ama depresif atmosferi nedeniyle germeyi başarıyor. Bağımsız sinemanın son dönemdeki en büyük günahlarından biri, yüzeysel bir melankoyi dayatma çabası. Yerseniz etkilenebilirsiniz, yoksa ironi eksikliğinden saçlarınız dökülebilir. “İçten Gelen” bir korku filmi değil; zaten başka daha anlamlı bir şey olmayı deniyor, ama o çabasında da yenik düşüyor ve güldürüyor. Gençlerin intihar etmesi, dinsel mahalle baskısı, dışlanmak, yalnızlık… şüphesiz önemli konular. Hepsini alıp ortaya önemsiz bir film çıkarmak da ayrı bir başarı olsa gerek. Belki emo’lar sever.<br /><br />*Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır.  <br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Bernhard Taklitçisi</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=89</link>
            <description><![CDATA[Kültür hayatının en birikimli ve üretken kalemi, bir gün kendisinden hiç beklenmeyen bir şey yapmış ve sıradan bir antolojiye kısa bir hikayesiyle katılmış. O güne kadar sanat alanında, edebiyattan sinemaya ve müziğe, güncel sanattan elektronik sanatlara kadar pek çok disiplinde yazılar üreten; kalemi kültür hayatının her alanına ve hatta bilime uzanan, bütün alanlar arasında çılgın, yaratıcı ve zihin açıcı bağlar kurmasıyla tanınan yazar için bu hikaye bir ilk anlamına geliyormuş. Daha önce sanatsal bir üretim yapmayan, zihninden geçen hikayeleri sözlü olarak bile paylaşmayan ve hatta eleştirmenlerin, araştırmacıların sanatsal üretimde bulunmalarını eleştirmesiyle tanınan yazar için şaşırtıcı bir karar olmuş bu. Yazar hikaye antolojisinin çıkış kaynağını en az ortaya çıkan kitap kadar önemsediğini; kitaba hikayesiyle katkıda bulunan yazarların bir internet sitesinde buluşmuş olmasını sevdiğini, internet sitelerinden kitap sayfalarına yapılan bu yaratıcı geri dönüşü çok anlamlı bulduğunu söylemiş ve böylece kısa hikayesinin varlığı entelektüel çevrelerde saygıyla karşılanmış. Ve fakat yazar bu kitap üzerine yazılan eleştiri yazılarında kendi hikayesi hakkında en ufak bir yoruma bile yer verilmiyor oluşuna da gizliden gizliye bozulmaya başlamış. “Kuşbakışı Dokuz Ölüm” adını taşıyan ve bir yer altı tarikatını çağrıştıran dokuz gizemli intiharı gazete haberi biçiminde anlatan hikayesinin orijinalliğine inanıyor, ilgi gösterilmemesine şaşırıyormuş. Aynı günlerde yazarın bir eski kitapçıda keşfettiği “Ses Taklitçisi” isimli kitap, daha önce duyduğu ama okumayı sürekli ertelediği Thomas Bernhard imzalı kitap, hikayesiyle ilgili bütün düşüncelerinin bir anda alt üst olmasına neden olmuş. “Ses Taklitçisi” kitabından okuduğu her öyküdeki siyah harfler birer bomba gibi kitabın sayfalarından yükselerek gözlerinden içeri girmeye ve oradan içindeki boşluğa düşmeye başlamış. Her sivri sözcük, ironik cümleler ve ortaya çıkan o nefis, çarpıcı kısa hikayeler içinde yeni patlamalar ve yangınlar oluşturmuş. Adeta bütün zengin iç dünyasını yiyip bitirmiş. Hayattaki  ilk sanatsal denemesi; deneysel edebiyata yakın olduğunu düşündüğü hikayesi, bütün ilginçliğine rağmen bir Thomas Bernhard hikayesinden hiç farklı değilmiş. Daha önce okumadığı, okumadığı için de eksikliğini hissetmediği bu yazarın kötü ve aptal bir taklitçisi gibi hissetmeye başlamış kendini. Üstelik bu benzerliği hiçbir eleştirmenin yazmıyor oluşu onu daha fazla yıkmaya başlamış. Kendini iyice önemsiz bir taklitçi gibi hissetmeye başlamış. Önce yazı ritmi düşmüş, sonra kültür hayatının merkezindeki evini kapatarak bir adaya yerleşmiş, insanlarla daha az görüşmeye, daha az yazmaya ve okumaya başlamış. Eski kitapçıda “Ses Taklitçisi” kitabını keşfettikten tam altı ay sonra eski bir dostu merak ederek adadaki evine gelmiş ve bahçenin ölüm sessizliğinden şüphelenerek kapıyı kırarak eve girmiş. Ülkenin en üretken ve birikimli kalemi yüzlerce kağıdın ortasında kırık bir ev eşyası gibi yatmaktaymış. Yazarın cesedinin etrafındaki kağıtların Thomas Bernhard’ın “Ses Taklitçisi” kitabındaki kısa hikayelerin el yazısı kopyaları olduğu anlaşılmış. Bazı hikayelerdeki ufak tefek değişiklikler ise edebiyat çevrelerinde yaratıcı bulunmamış. <br /><br />Gölge e-Dergi'nin 25. sayısında yayımlanmıştır.]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Vj Odradek</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=88</link>
            <description><![CDATA[Babylon Jukebox 09-2009 Season Opening Party<br /><br />Djs: Jake Can - Style-ist - Mabbas<br />Vjs: Turboslow - Odradek<br />Yer: Babylon Istanbul]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Vj Odradek</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=87</link>
            <description><![CDATA[Babylon Jukebox 09-2009 Season Opening Party<br /><br />Djs: Jake Can - Style-ist - Mabbas<br />Vjs: Turboslow - Odradek<br />Yer: Babylon Istanbul]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Vj Odradek</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=86</link>
            <description><![CDATA[Babylon Jukebox 09-2009 Season Opening Party<br /><br />Djs: Jake Can - Style-ist - Mabbas<br />Vjs: Turboslow - Odradek<br />Yer: Babylon Istanbul]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Altyazı 1</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=85</link>
            <description><![CDATA[-Sayın erkeğim, beni seviyor musun?<br />-Hayır.<br />-Benimle evlenecek misin?<br />-Hayır.<br />-Bir çocuğumuz olmasını istiyorum, cinsiyeti hiç fark etmez. Adını "Ada" koyacağım.<br />-Hayır.<br />-Bir ev alalım, kira öder gibi öderiz. Sadece her köşesinden internete girelim istiyorum. Bir sürü kredi kartımız olsun. Akşamları sen bira iç, maç izle, komşuları dikizle. Ben örgü öreyim, elim yatkındır.<br />-Hayır!<br />-Kışa doğru para biriktirir, yazın güzel bir tatil yaparız. Gerektiğinde borç alabileceğimiz arkadaşlarımız olsun, birlikte tatil yapalım isterim. Ben gazetelerden köşe yazıları keser buzdolabına asarım. <br />-Hayır dedim.<br /><br />(devam edecek)]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>EN VAHŞİ 50 YÖNETMEN</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=84</link>
            <description><![CDATA[Bazı sinemacılar kurallara uymayı sevmezler. Toplumsal kuralları, sansür baskısını yok sayarak filmlerini en vahşi, en sert halleriyle gözümüzün önüne koyarlar. Üstelik bunu yaparken sinema sanatının kurallarına da uyma kaygısı hissetmezler. O nedenle filmleri farklıdır ve bazen kategorize edilmesi o kadar kolay olmaz. Sinemacının sinema izleyicisiyle yaptığı gizli anlaşmayı bozarlar ve gösterilmemesi gerekeni gösterirler.<br />Sight & Sound dergisi eylül sayısında zor ve tartışmalı filmler çeken 50 yönetmeni seçmiş. Pek çok eleştirmenin katkıda bulunduğu dosyada, seçilen yönetmenler hakkında kısa yazılar da bulunuyor. Bazıları popüler olmayı başarmış; bazıları loşta kalmış, onları bilen biliyor. Filmleri, türleri ve ele aldıkları meseleler çok farklı. Ama hepsi ezber bozmayı, tabu devirmeyi seviyor. Biz de onları seviyoruz:<br /><br />İşte Soylular Çetesi:<br />Kenneth Anger (1930-)<br />Jane Arden (1927-1982)<br />Dario Argento (1940-)<br />Fernando Arrabal (1932-)<br />Alexei Balabanov (1959-)<br />Mario Bava (1914-1980)<br />Walerian Borowczyk (1923-2006)<br />Catherine Breillat (1947-)<br />Tod Browning (1882-1962)<br />Luis Bunuel (1900-1983)<br />Donald Cammell (1934-1996)<br />Vera Chytilová (1929-)<br />Cecil B. DeMille (1881-1959)<br />Claire Denis (1948-)<br />Federico Fellini (1920-93)<br />Abel Ferrara (1951-)<br />Ritwik Ghatak (1925-1976)<br />Alexei Guerman (1938-)<br />Wojciech Has (1925-2000)<br />Werner Herzog (1942-)<br />Imamura Shohei (1926-2006)<br />Alejandro Jodorowsky (1930-)<br />David Lynch (1946-)<br />Guy Maddin (1956-)<br />Dusan Makavejev (1932-)<br />Djibril Diop Mambéty (1945-1998)<br />Masumura Yasuzo (1924-1986)<br />Ma-Xu Weibang (1905-1961)<br />Miike Takashi (1960-)<br />Nakagawa Nobuo (1905-1984)<br />Gaspar Noé (1963-)<br />Ogawa Shinsuke (1935-1992)<br />Sergei Paradjanov (1924-1990)<br />Sally Potter (1949-)<br />Glauber Rocha (1938-81)<br />Raúl Ruiz (1941-)<br />Ken Russell (1927-)<br />Jerzy Skolimowski (1938-)<br />Richard Stanley (1966-)<br />Josef von Sternberg (1894-1969)<br />Suzuki Seijun (1923-)<br />Jan Svankmajer (1934-)<br />Lars von Trier (1956-)<br />Tsui Hark (1950-)<br />Tsukamoto Shinya (1960-)<br />Edgar G. Ulmer (1904-1972)<br />Paul Verhoeven (1938-)<br />Wakamatsu Kôji (1936-)<br />Edward D. Wood Jr (1924-1978)<br />Andrzej Zulawski (1940-) <br /><br />*Siyad.org sitesinde yayımlanmıştır.]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Orphan/Jaume Collet-Serra </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=83</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2026>Burada mantık arama anne…</a><br /><br />Hollywood’da akılsız senaristin cezasını en çok yönetmenler çekiyor. Özellikle de; Jaume Collet-Serra gibi kamerasına hakim, atmosfer yaratma sıkıntısı olmayan, oyuncu yönetimi konusunda becerikli olan yönetmenler. Eğer “Evdeki Düşman” etkileyici bir kötü çocuk portresine ve düşündürücü, çarpıcı finaline rağmen bir başyapıt olmayı beceremiyorsa; bunun nedenini filmin iki senaristinin mantık hataları ve zayıf diyaloglar içeren senaryosunda aramak gerekiyor. Yoksa yönetmen Serra, vasat bir korku filmi ve meraklısına dönük bir futbol (devam) filmi çektikten sonra üçüncü filminde kendini göstermeyi başarıyor. Polanski ve Shyamalan gibi yönetmenlerin alanında biraz hafif adımlarla geziniyor olsa da; korku türünü becerebilen bir yönetmen olduğuna hiç şüphe yok.<br /><br />Evdeki Düşman’ın çocuk sahibi olmayan ve bu nedenle birden çok çocuk evlatlık edinen anne ve babası belki de filmin en zayıf halkasını oluşturuyor. Daha filmin küçük “kötü adamı” Esther eve adım atmadan, ailenin küçük sarışın kız çocuğunun anne ve babasından daha iyi oynadığına şahit oluyoruz. Esther geldikten sonra ise Vera Farmiga ve Peter Sarsgaard’ın zayıf performansları daha çok göze batmaya başlıyor. <br /><br />Tabii burada oyuncuların yeteneklerinden çok, senaryodaki kimi sorunları anmak gerekiyor. Farmiga’nın kendi çocuğundan şüphelenmeye başlaması ve bu konuda eşini inandırmaya çalışması, etkisiz kaldığı oranda inandırıcılığını yitiriyor. Sarsgaard’ın da onca şeyin ardından kızını bir an bile şüphelenmeden korumaya çalışması sinir bozucu bir hal alıyor. Şüphesiz “Rosemary’nin Bebeği” gibi her sahnesi saplantılı bir şekilde dikkatlice yazılmış (ve çekilmiş) bir film beklemiyoruz; fakat evdeki psikolojik savaşın ilginçleşmesine paralel olarak anne ve baba sahiciliğini yitirmeye başlıyor. <br /><br />Jaume Collet-Serra oyuncu yönetimi konusundaki becerisini özellikle çocuk oyuncularla sergileme fırsatı buluyor. Burada en akılda kalıcı performans ise evin “kötü niyetli” yetim çocuğu Esther’i canlandıran Isabella Fuhrman’dan geliyor. Filmin burada açıklamak istemediğimiz sürprizi ortaya çıktıktan sonra, adeta bir başka kişiye, neredeyse tutkulu bir kadına dönüşüyor. <br /><br />2009’un yaz aylarında vizyona giren korku filmlerinin çoğunda kontrolden çıkan, saldırganlaşan çocuklarla karşılaştık. Aslında korku sinemasının klasik alt türlerinden biri olan korkunç çocuklar, Japon sinemasındaki dirilişinin ardından batıda da deneniyor, hatta bolca deneniyor. Fakat Evdeki Düşman’ın bu türe sadık gibi gözüken hikayesi çarpıcı bir sürpriz barındırıyor. Ve bu orijinal sayılabilecek sürpriz filmin bitmek bilmeyen, uzadıkça uzayan final mücadelesini de çekilir kılıyor.<br /><br />Karşımızda öncelikle ilginç bir hikaye ve işini ciddiye alan bir yönetmen var. Fakat hikayenin senaryolaştırılması sürecinde yetişkin karakterler üzerinde yeteri kadar durulmamış. Esther’in gerçek yüzü ortaya çıktığında bile evin içinde rahatça dolaşmaya başlaması “bu kadar da olmaz” dedirtiyor. Hele üvey babasıyla oynaştığı sahne, babanın garip sarhoş diyalogları ise evlere şenlik. Her şeye rağmen, sırrını bulmak için iki saatten fazla kafa kaşıyacağınız kötü bir “çocuğa” ve karla kaplı ağaçların ortasında iyice tekinsiz gözüken ilginç bir eve sahip olan bu film; öncelikle Esther’e borçlu olduğumuz güzellikleri nedeniyle kusurlarını bağışlatıyor.<br /><br />*Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır. <br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Vertige/Abel Ferry </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=82</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2020>Zirveden klişelerin kucağına düşmek…</a><br /><br />Tıkanma romanından uyarlanan sinema filmi hayal kırıklığı yaratan Ameikalı yazar Chuck Palahniuk’un kitaplarında altını çizmek veya alıp yazarı olduğunuz sözlüğe ya da blogunuza aktarmak isteyeceğiniz pek çok çarpıcı/vurucu cümle vardır. Ve fakat nedense cümlelerin altını çizmek Chuck Palahniuk kitaplarına pek yakışmaz. Bunu keyifle yaptıktan sonra pişman olmanız, Palahniuk’u kavramaya başladığınız anlamına da gelebilir. <br /><br />Zamanında bir kitabında rastladığım; “…insanlar uyuşturucu kullanıyor çünkü bu eylem, zaman kısıtlamasına, yargı ve mülkiyete dayalı dünyamızda onlara bırakılmış tek kişisel serüven imkanıdır…” cümlesine çok takılmıştım. Tabii ki Palahniuk, işi ve evi arasında hissiz bir sinyal gibi gidip gelen, hayatına farklı bir yön vermek konusunda kaygıları ve korkuları olan “bitkisel” modern insanın konumunu iyi gözlemlemiş bir yazar ve onun distopik hayatındaki kaçış imkanlarıyla da fazlaca ilgileniyor. <br /><br />Neyse ki büyük şehirlerin küçük insanları illegal uyuşturucuların ötesinde de yeni serüvenlere imkan verecek “uyuşturucular” bulabiliyor: Adrenalin gibi. Gerilim Hattı’nın sonrasına göre daha başarılı bulduğum ilk yarım saati dağcılığın sıradan bir spor olmaktan çıkıp, içinde müthiş heyecan ve hazlar bulunduran tehlikeli bir yaşam tarzına dönüştüğü gerçeğini bize hatırlatmayı başarıyor. <br /><br />Bir dönem video sitelerinde dünyanın en tehlikeli bölgelerinde, El Caminito del Rey'deki tek kişilik daracık yolda veya Çin’de bulunan Hua Shan dağında yapılan ultra tehlikeli yürüyüşlerin amatör videoları çok dikkat çekmişti. Çoğu zaman dağa gömülü bir zincire tutularak, sadece bir kişinin sığabileceği tahtalar üzerinde yapılan bu yolculuklar tüm dünyadaki dağcıların ve adrenalincilerin ilgisini çekiyor. Öte yandan her sene yaşanan ölümler nedeniyle bu turlar da yasaklanıyor. Yine de yasaklar buradaki ölümcül hazlara ulaşmaya bir engel değil.<br /><br />Gerilim Hattı’nda ölümcül hazlara meraklı beş arkadaş zorlu bir dağa tırmanmaya çalışıyorlar. Burada hepsi aynı derecede deneyimli olmadığı gibi, aralarında da duygusal nedenlerden dolayı kıskançlık ve rekabet var. Hazır rotaların ötesine uzandıkça tırmanış daha tehlikeli (ve zevkli) bir hal almaya başlıyor. <br /><br />Kısa filmci Abel Ferry tırmanışın gerilimini ve bunun karakterler üzerindeki yıpratıcı etkisini bize başarılı bir şekilde aktarmayı başarıyor. Fakat ekibin deneyimli liderinin sakatlanmasıyla birlikte sıradan bir gerilim hattına girmeye başlıyoruz. Burada, sonuna kadar gizemini koruyan vahşi bir dağ adamı teker teker dağcı gençleri avlamaya başlıyor; filmin o noktaya kadar çeşitli kazalarla bizi ikna ettiği düşme korkusu yerini klasik av-avcı eksenindeki kedi-fare oyuna bırakıyor. Finaldeki açıklamalar filmin gerçekçi yapısına bir doping amacı taşısa da, biz gayet iyi bildiğimiz ve artık sıkılmaya başladığımız bir türün sınırları içinde hapsolduğumuzu hissediyoruz. <br /><br />Gerilim Hattı slasher’laşmadan önce bize video sitelerinde izlediğimiz amatör videoların verdiği korku hissini veremiyor belki; El Caminito del Rey'de binlerce metre yüksekte sallanan bir tahta üzerinde yürüyen gencin verdiği gerilimi yaşatamıyor. Ama yine de dağcılığın tehlikeli hazlarını kavramamızı sağlıyor. <br /><br />Blair Cadısı’nın korku sinemasına yaptığını dağ filmlerine yapacak-belgeselmiş gibi çekilecek bir dağ filmi ilginç olurdu aslında. Dünyanın en tehlikeli ve yasak yerlerini gizlice ziyaret eden ve bu ziyaretlerini küçük kameralara alan bir grubun belgelmiş gibi yapan kurmaca hikayesi. Aslında bu serüven başlı başına tüyler ürpertici olabilir; dağcıların peşinde durmak bilmeyen ilkel bir katilin koşmasına da gerek yok.<br /><br /><i>*Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır.</i> <br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>!Geceyarısı Filmleri! Başlıyor...</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=81</link>
            <description><![CDATA[KargART !Geceyarısı Filmleri! gösterimleri ekim ayında başlıyor...]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>24. Gölge</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=80</link>
            <description><![CDATA[Gölge e-Dergi'nin 24. sayısında çıkan "Biz Eskiden Yürürdük" isimli hikaye, "Hikayeler" bölümüne eklendi... ]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Biz Eskiden Yürürdük</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=79</link>
            <description><![CDATA[Bars hava henüz kararmadan işten gelmiş, karısının çapkın bakışları eşliğinde bir keyif duşu almış, açık mavi kotunu ve iş gezisinde aldığı pembe tişörtünü giymiş ve ıslak saçlarını taradıktan sonra evin sokak kapısına yönelmişti. Karısı hazırlığa çok önceden başladığı için onu mutfakta bekliyordu. Onlara lezzetli bir yemek ve özel soslarla tatlandırılmış birer kahve sunmasını bekledikleri sokağa adım atmak için kapıyı açtıklarında; çok eskilerden, hatta tarih öncesinden bir dost kapıda ikisine gülümsedi ve yaramaz bakan gözlerini doğrudan Bars’a dikti. Lale’nin korktuğunu fark eden adam hiç değişmemiş sesiyle kendini tanıttı.<br /><br />“Bak bak hâlâ tanıyamadı; ODTÜ’nin duvarlarına beraber yazı yazdığımız günlerin üzerinden kaç yıl geçti? On yıl mı? Ben hiç değişmedim Bars!”<br /><br />Lezzetli akşam programı iptal olmuş; Lale’nin buzdolabındaki mezelerle donattığı IKEA masanın etrafında iki dost şaşkınlık, mutluluk, hüzün ve acı dolu garip bir duygu salatasını kaşıklamaya başlamıştı. Faruk eski dostunun, az sonra karısının hazırladığı yemekleri yiyeceği Bars’ın bileklerine ellerini koymuş; bu kadınsı sevgi gösterisi en çok Lale’yi şaşırtmıştı. Tepelerindeki ışık sadece iki adamı aydınlatıyordu, hemen yan taraflarındaki geniş kütüphaneyi dolduran pahalı mimari ve tasarım kitapları gölgede kalmıştı. Bars hesapsız, boşalmayı andıran doğal ve hastalıklı bir kahkahanın ardından ağzını sildi ve arkadaşının gözlerinin içine bakarak:<br /><br />“Ben de eski arkadaşlarım acaba ne zaman kapımı çalacak benden borç istemek için diyordum. Ankara’da kalanlar sürünüyormuş. Doğru mu?”<br /><br />Faruk önündeki ciğerden büyük bir parçayı çatalına yerleştirirken iyice keyiflendi. Bars’ın kendisine eski günlerin alaycı diliyle saldırması hoşuna gitmişti. Yeni eşin önünde sergilenecek yapay bir özlem gösterisinden ve birbirlerini övecekleri “ah o eski günler” faslının gelmesinden korkuyordu.<br /><br />“Sikeyim senin paranı. Seni görmeye geldim oğlum, o kadar parayla nasıl bir boka döndüğünü kendi gözlerimle görmek istedim.”<br /><br />Lale mutfaktan rahatsız gözlerle eşine baktı ve Bars’la göz göze geldiler. Bars, sorun yok anlamında göz kırparak karşılık verdi. Lale erkek muhabbetinin giderek kokmaya başladığını fark ederek yavaşça mutfağın kapısını kapattı.<br /><br />Sabaha karşı Bars eski dostuyla birlikte evdeki bütün içkileri bitirmiş, son on yılın kapsamlı ve eleştirel bir özetini yapmış, defalarca tuvalete gitmiş, bir kez kusar gibi olmuş ve havanın aydınlanmaya başladığını fark edince yatağa karısının yanına gelmişti. Lale gözlerini açar açmaz akşamdan beri beklettiği soruyu surdu. “Uzun süre kalacak mı?”<br /><br />“İki üç gün. Ankara’daki karısı bunu evden atmış. Çantası bile yok. Yarın Tepe’ye alışverişe gidin bir şeyler alsın kendine. Az önce üstüne kustu…”<br /><br />Lale rüyasında koca gövdeli kuşların eğitim verdiği bir orgazm kursunda ders esnasında hülyalı gözlerle bahçeyi izlediği için gözlüklü bir kuş tarafından azarlandı. Yağmur başlayınca ders kesildi.<br /><br />Faruk ve Lale, Tepe’nin alışveriş merkezi manzaralı geniş asansöründe yukarı çıkarken; Lale’nin biraz utangaç davranması ve konuşurken gözlerini kaçırması Faruk’un dikkatinden kaçmadı. Ben onun gözünde uzaklık hissi veren bir ötekiyim, diye düşündü. Adam sepetine doldurduğu pantolon ve tişört ordusunu tek tek denerken, kabinin karşısında bekleyen Lale’yle aynalar yardımıyla garip bir göz oyunu oynuyordu. Aniden, “işte adama benzedim!” diye bağırdı. Hızla içeri giren ve Faruk’un giydiği pantolonu, tişörtü kontrol eden, kısa bir süre de olsa kabinde adamla yalnız kalan Lale eve dönerken yaptığı şeyin yanlış olduğuna karar verdi. Dün gece aniden hayatlarına giren adamın çaktırmadan kadınların algılayabileceği garip bir koku yaydığına düşündü (veya trafiğin rutin durkalklarında ona öyle geldi.)<br /><br />Bars cuma gecesi çalışmakta olduğu tasarım ofisinden erken çıktı ve İstanbul’un insanı kanser eden cuma trafiğine takılmadan Caddebostan Plaj Yolu’ndaki eve geldi. Eski dostu Faruk gündüz satın aldığı yeni giysileriyle salonun bir köşesine oturmuş biraları devirmeye çoktan başlamıştı. Ayaklarını köşede dekor olarak dizilmiş kitaplara uzatmış evde DVD’sini bulduğu eski bir filme dalmıştı. Bars karısını ise loş mutfakta sigara içerken buldu. Kadının salonda adamın yanında oturmuyor oluşuna bozulmuş ama eşiyle konuk arasındaki bu doğal gerilime çok da şaşırmamıştı. Zelzele bile olsa Faruk’un evden çıkmayacağını biliyordu. Karısı ise çoktan programını yapmıştı, yemeği hazırladıktan sonra kız kardeşine gidecek ve eski dostları yalnız bırakacaktı. Onları yalnız bırakmayı bir tür vazife olarak algılıyor, muhabbete katılmak değil, ortada gözükmek bile istemiyordu. Evdeki başdöndürücü üniversite yurdu kokusunu bulandırmaya niyeti yoktu.<br /><br />Lale gece yarısını biraz geçe eve döndü. İki bardak kırmızı şarabın hazırladığı hayali yastıklar her adımda kendisini takip ediyordu. Ev boştu. Erkekler sokağa çıkmıştı. Uyuduktan kısa bir süre sonra eşinin yorgun dudaklarıyla uyandı. Adam o kadar içkiliydi ki, gözlerinin kırmızılığı odanın karanlığında ürkütücü bir robotu andırıyordu. Lale kısık sesle, “seni özledim,” dedi. Adam ayağa kalktı ve soyunmaya başladı, yabancı sözcükler devrilerek çıktı ağzından:<br /><br />“Seninle yatmak istiyor… Faruk”<br /><br />Lale salondaki geniş koltukta gözlerini açtığında bir an başka bir evde, başka bir hayatın ortasında uyanmış gibi hissetti. Kocasının söylediği cümle henüz aklındaydı. Bars’ın normal, herhangi bir şeyden bahseder gibi söylediği o yıkıcı cümle uykuda bile kaybolmamıştı. Kocası yatağa düşüp uyuyakalmış ve kadın yastığını alarak sessizce salona gelmişti. Üçüncü kişi ise içeride uyuyordu, canavarımsı bir sesle. Dün gece eşinin söylediklerini unutacak ve misafire her zamanki gibi davranacaktı. Adam sessiz bir kahvaltının ardından çıktı ve saatler sonra elinde bir sürü torbayla geri döndü. Kadın migros torbalarından çıkan, ev sahiplerini mutlu etmek için rastgele alınmış eşyalara bakarken ister istemez gülümsedi. Torbalarda ayakkabı süngeri, açacak, indirimli DVD, çeşit çeşit peynir ve prezervatif vardı. Prezervatifi görünce aniden gülümsemesi dondu ve çatladı. Hayal kırıklığını belli etmedi, gri paketi elinde sallayarak adama soru işaretleriyle gülümsedi sadece.<br /><br />Bars’ın baskısıyla üç kişilik bir grup olarak dışarıya çıktılar. Bağdat Caddesi’ni sahile bağlayan kalabalık Barlar Sokağı’nda, kapısında yan duran bir kayık olan balıkçıya oturdular. İki adamın ortama ters düşen sessizliğini bozmayı ilk başaran lezzetli rakı oldu. Lale’yi sıkan hatta boğan bir zaman yolculuğu yaptılar eski günlere. Lale sadece dikkat çekip konu olmamak için, sıkıcı yurt anılarını, bitmeyen devrimci yürüyüşleri ve ateşli protestoları dinler gibi yapıyordu. Bars Faruk’a yıllardır görmediği kardeşi gibi davranıyordu ve bu durum Lale’ye garip geliyordu; adam karısınla yatmak isteyen bu adamı gerçekten seviyor muydu yoksa oyun mu oynuyordu? Bu konular onu masadan uzaklaştırdı ve gözlerini yukarıdaki televizyona dikti. O zaman Faruk’un Bars’ı dinlerken bir an bile gözlerini ayırmadan kendisine baktığını fark etti. Bunu çaktırmadan yapma ihtiyacı hissetmiyor, rahat rahat yapıyordu. Zaten kimsenin hiçbir şeyi saklamadığı, her şeyin rahat rahat konuşulduğu garip bir ilişki vardı artık aralarında.<br /><br />İki yıldır evli olan ve ailelerin çocuk isteğine karşı birlikte, kararlı bir şekilde mücadele veren, pek çok konuda anlaşan çift o gece ilk büyük kavgayı etti. Bars, karısıyla yatmak isteyen Faruk’un itirafını samimi buluyordu. Tabii ki böyle bir şey gerçekleşmeyecekti ama Bars ve Faruk’un arasında kadının çok iyi anlayamayacağı, “hızlı” günlerden kalma bir tür doğallık ve içtenlik anlaşması vardı. Bars punk’lara hayran, özenti bir anarşist olarak girdiği üniversitede kısa sürede hızlı bir devrimci olmuş ve beş yıl süren eğitimin her anında yanında Faruk’u bulmuştu. Evlilik kurumunun ahlakçı kuralları onların arkadaşlığında geçerli değildi. Bars kendisine şüpheyle bakan karısını teselli etmek istedi: <br /><br />“Onunla yatmayacaksın. Sana o cümleyi niye söyledim bilmiyorum, sanırım çok sarhoştum. Belki de bilmeni istedim, bir uyarı gibi kabul et ve unut!”<br /><br />Lale pazar sabahı öğlene doğru uyandığında önce eşinin kendisini uyandırmamış olmasına, sonra ise evde kimsenin olmamasına şaşırdı. Onu uyur vaziyette bırakarak çıkmışlardı. Akşamüstü eve sadece Faruk döndü. İçkiliydi. Bars’ın küçük bir ev kazası geçiren bir arkadaşına gittiğini söyledi. Lale derhal eşini ardı ve onun haber bile veremeden, acele bir şekilde yakın arkadaşı Haluk’a gittiğini öğrendi. Haluk’un kızı bahçede oynarken yere düşmüş ve kolunu inciltmişti; bu kazadan sonra tek isteği çok sevdiği ve adıyla seslendiği Bars’ı görmek olmuştu. Bars’ı ingilizce telaffuz ederdi: Beers gibi.<br /><br />Faruk hazırladığı içkiyi terk edilmiş kadınlara özgü hüzünlü bir özensizlik içinde gördüğü kadına uzattı. Kadın fazla sorgulamadan aldı ve içmeye başladı. Eşinin hazırladığı bir senaryoda görevinin hayatlarına giren bu adamla yatmak olduğunu hissediyordu. Yine de bunun olmaması için mücadele edecekti. Onların sapkın oyununa katılmayacak, bu iki arkadaşı mutlu etmeyecekti. Faruk ilk kadehlerin ardından bir türlü sorulmayan sorulara yanıtlar vermeye başladı. Aslında evli değildi, karısı tarafından sokağa atılmış da değildi. 34 yaşında olmasına rağmen annesiyle yaşıyordu ve kadınlarla çok fazla ilgilenmiyordu. Sonra karşısındaki kadını uyandırmak için; “ama sen çok özelsin,” dedi.<br /><br />Özel kadın zil sesinin ardından kapıya gitti, alt kapının düğmesine bastı ve odasına çekildi. Evi erkeklere bırakmanın, içkinin bunaltıcı etkisinden kurtulmak için uyumanın zamanı gelmişti. Yatağına uzandığında tuhaf bir şekilde misafirine acıdığını hissetti. Kötü bir adam değildi; eski arkadaşının karısına asılacak bir adam gibi de değildi. Başarısız, kaybetmiş ve nihayet çaresiz kalmış, çocuksu bir adamdı. Zararsız biriydi ama bekar kadın arkadaşlarıyla tanıştırmak isteyeceğini sanmıyordu. İçki kadehinin her yudumunda adam daha da küçüldü gözünde.<br /><br />Bars hayatı boyunca karşı çıktığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği isteksizlikle başarısız bir tokat attı karısına. Kadın sarhoş olmasına rağmen tokadın yönünden kolayca çekilmiş ve gülmeye başlamıştı. Bars karısının çekilmez sarhoşluğuyla daha önce de karşılaşmıştı; fakat ne olursa olsun bu dengesiz hareketleri kabullenemiyordu. Kadın içkinin etkisiyle kocasının kendisini misafire peşkeş çektiğini söylüyordu. Bars karısına artık onu anlayamadığını söyledi. Halbuki bu problem çift taraflıydı. Lale de kocasının eski dostuyla olan yakın ilişkisini anlayamıyordu. Bars üniversitedeki özgür yaşamlarına dair bazı detayları, karısının sarhoş olduğunu bile bile anlatmaya çalıştı. Halbuki kusursuz bir şekilde paylaşacakları tek iletişim şekli sessizlikti. <br /><br />Uzun süre konuşmadan yan yana uzandılar. Bars; “Faruk’un gelişi benim için önemli bir olay. Yıllardır kendimi kandırıyordum, bazı şeyleri görmemi sağladı!” dedi. Kadın hızla kafasını çevirip kocasına baktı; “İstersen evden gideyim, sizi baş başa bırakayım. Bunu mu istiyorsun?”<br /><br />“Hayır, lütfen alçak sesle konuş! Seni seviyorum.”<br /><br />Bars karısının nemli yanağına bir öpücük kondurup uyumak üzere kendi köşesine çekildi. Kocasının rahat bir şekilde uyuyabilmesine şaşıran Lale komidinin üzerindeki ışığı kapatıp bir süre düşündü. Hatta uzun bir süre düşündü. Sonra kararlı bir şekilde yataktan kalkıp koridorun sonundaki küçük misafir odasında yürümeye başladı. Amacı kısa süre önce hayatlarına giren ve düzenlerini bozan adamla beraber olmaktı. Bunun şu an uyumakta olan kocası için de bir sorun olmayacağını düşünüyordu. Şüphesiz artık kendisi için de bir problem değildi. Sahip olduklarını tamemen yitirmeyi göze alamazdı.<br /><br />*<br /><br />Bars’ın gözleri yavaş yavaş açıldı. Henüz geceydi ve karısı yatakta yoktu. Az sonra kadın sessizliği hızlı hareketleriyle bölerek odaya girdi. Bars’ın meraklı gözleri eşliğinde yatağa uzandı ve bir süre bekledikten sonra gecenin kutsal sessizliğini emin bir şekilde bozdu:<br /><br />“Su içmek için mutfağa giderken gördüm… Seninki eşyalarını toplayıp gitmiş…”<br /><br /><i>Gölge e-Dergi'nin 24. sayısında yayımlanmıştır.</i>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>How Tasty Was My Little Frenchman/Nelson Pereira dos Santos (1971)</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=78</link>
            <description><![CDATA[Como Era Gostoso o Meu Francês/How Tasty Was My Little Frenchman, 1594 yılında Brezilya ormanlarında bir Fransızın Tupi yerlilerinin eline düşmesini anlatan, belgesel titizliği ile nefis bir kara mizahı birleştiren oldukça ilginç bir film. Yerlilere Portekizli değil Fransız olduğunu bir türlü kabul ettiremeyen tutsak, öldürüleceği güne kadar kabilenin topraklarında zaman geçirmeye başlıyor. Bu arada bir eş sahibi oluyor ve bir Tupi gibi de avlanmaya başlıyor. Bir yandan onların yaşamına ayak uyduruyor, bir yandan da bir beyaz olarak kısa günden kâr etmeye çalışıyor. Fakat Fransızın yerlilerin zekasını ciddiye alması gerektiği uyanıklık yapmaya çalıştığı zaman ortaya çıkıyor. <br /><br />Filme adını veren yamyamlık meselesi burada Tupi'lerin geleneği olarak karşımıza çıkıyor. Fransızın da gün aldığı üzere, tutsaklar kurban ediliyor ve ardından afiyetle yeniliyor. Bu arada potansiyel yemeğin cesur ve güçlü olması da bekleniyor, zamanında bu kabilelerin eline düşüp ağladıkları için mideye gitmekten kurtulanlar da varmış. Filmin belgesel havası ister istemez akla istismar sinemasının yamyam filmlerini getiriyor. Şüphesiz bir beyazın yamyamların eline düşmesi bu türün tematik iskeletini oluşturur. <br /><br />Nelson Pereira dos Santos gerçekçiliği elden bırakmıyor, hatta bu uğurda filmin tüm oyuncuları çırılçıplak kamera karşısına geçmiş ve bu durumun Cannes Film Festivali'nin bile bile korkuttuğu söyleniyor. Filmin derdi sömürgeci batı zihniyeti ile yerlilerin farklı yaşam tarzını karşılaştırmak ve böylece klasik "Robinson" hikayesini tersine çevirmek gibi gözüküyor. Eğlenceli ve unutulmaz bir ders.<br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Eden Lake/James Watkins</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=77</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2014>Kan Gölünden Aile Enkazı Çıkarmak</a><br /><br />Bu sene İstanbul Film Festivali programında, Romanya sinemasını yakından takip edenlerin kaçırmadığını, genel festival izleyicisinin ise hak ettiği ilgi göstermediğini tahmin ettiğimiz Oltanın Ucunda adını taşıyan ilginç bir film vardı. Tamamen karakterlerin bakış açılarından çekilmiş olan film, bu yazının konusu olan filmin de aralarında bulunduğu, yeniden popüler olmuş bir alt türün ilginç bir örneğini sunuyordu. <br /><br />Şehir yaşamından bunalan bir çift deniz kenarında, binasız ve insansız bir köşe bulup orada kafasını dinlemek ister; yolda bir sokak kadınına çarpmalarıyla da planları bozulmaya başlar. Kendisini arabanın önüne atan, çifti iyice telaşlandıran kadın gün boyunca yanlarından eksik olmaz. Çiftin arasına bir kara kedi gibi sokularak, ikisini de kışkırtmaya başlar. Her an, özellikle kadının yakınlarının geldiği anlarda yıkıcı bir şeylerin olmasını bekleriz. <br /><br />Romanya sinemasındaki yenilikçi eğilimin bir temsilcisi olan film, klasik kentli av-alt sınıftan avcı şeklinde alışık olduğumuz yapıyı bozar ve başarılı bir şekilde beklentilerimizle oynar. Her ne kadar Kan Gölü’nün girişinde bahsetmiş olsak da, Oltanın Ucunda için bir gerilim/korku filmi demek çok zor. Bu türlerin ıssız köşelerde ava dönüşen şehirli züppe formülünü kullanan, sıra dışı çekim tekniği nedeniyle minimalist bir deneysel sinema örneği olduğunu söyleyebiliriz.<br /><br />Bahsettiğimiz alt türün ilginç bir örneğini de biraz gecikmeli olarak sinemalara gelen İngiliz korku filmi Kan Gölü sunuyor bize. Burada aslında uzun süre her şey kitabına veya klişelerine uygun bir şekilde gelişiyor. Refah seviyesi yüksek, bakımlı bir çift medeniyetten uzakta tatilin tadını çıkarıyor. Hemen yanlarına kasabalı gençlerin köpekleriyle birlikte gelmesiyle de keyifleri kaçıyor. Aralarındaki küçük atışmalar büyüyor ve çiftin ciplerinin ortadan kaybolmasıyla “uygar savaş” başlıyor. <br /><br />Kan Gölü’nün benzerlerinden farkı, Oltanın Ucunda gibi radikal bir şekilde olmasa da, av-avcı kuralını yaratıcı bir şekilde bozması. Kentli çiftin mücadele esnasında şiddete başvurarak, şiddet karşıtı, duyarlı uygar insan kalıbından çıkışları inandırıcı bir şekilde ortaya koyuluyor. Filmin içerdiği yoğun şiddete ve bu anlamda “işkence pornosu” sinemasına yaklaşmasına rağmen, istismara kaçmayan bir film olarak akılda kalacak olmasının sebebi, şiddetin arka planını da göstermesi. Son dönemde şiddete başvuran, yetişkinlerden, üst sınıf kentlilerden intikam alan gençlere çok sık rastlıyoruz sinemada. Kan Gölü bize sert gençlerin aysbergin görünen yüzü olduğunu, İngiltere’de şiddetin aile kültürünün bir parçası olmaya başladığını gösteriyor. Bir klişeye başvurursak eğer, gençler evin aynasına dönüşüyor diyebiliriz.<br /><br />Michael Fassbender, bir korku filmi için etkileyici ve akılda kalıcı bir performans ortaya koyuyor. Filmin en “büyük” sürprizi ise Shane Meadows filmlerinin küçük dev adamı, en son Somers Town filminde bizi bir kez daha çarpmış, cin oyuncu Thomas Turgoose. Her zaman olduğu gibi hiçbir tarafa ait olmayan, kafası karışık, problemli ve sahici bir çocuk portresi çiziyor. <br /><br />*<i>Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır.</i><br /><br /><br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Get Thrashed!/Rick Ernst</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=76</link>
            <description><![CDATA[İlk albümümü (müzik kasedimi) 1988 yılında yılında satın almıştım. Heavy Metal dinlemeye yeni başlamıştım ve arkadaşlarımda olmayan bir albümü almanın doğru olacağını düşünmüştüm. Nasıl olsa elimizdeki albümleri kolayca çoğaltıyorduk. Her ne kadar ilk zamanlarda AC/DC ve Def Leppard gibi gruplara çok takılmış olsam da, kısa sürede thrash dinleyicisi olup çıkmıştım. Thrash'in poz kesmeyen, aklı başında, radikal ve sert tavrı beni çekiyordu. Thrash gruplarını her zaman sanata dolaylı yoldan çok önemli destek veren bilim adamları gibi görmüşümdür. Bazı bilim adamlarının bilim kurgu kitapları yazması gibi belki. <br /><br />Rick Ernst'ün küçük ama etkileyici belgeseli beni seksenli yılların sonuna götürdü. Metallica, Megadeth, Slayer ve Exodus gibi gruplar üzerinde detaylı bir şekilde duran ve işin Avrupa ve ötesi kısmını da es geçmeyen, Kreator ve Sepultura gibi gruplara da yer veren gerçek anlamda fan işi bir belgesel var karşımızda. İzlerken ...And Justice For All'u çok sevmekle birlikte, Metallica'ya fazla hayranı olduğu için çok fazla takılmadığımı, Kreator ve Sepultura'yı seçerek, gruplarımı daha çok thrash'in ana vatanından değil, diğer ülkelerden seçtiğimi hatırladım. Hardcore'a daima sempati duyduğum için, Anthrax ve Suicidal Tendencies gibi grupları da çok sevmişimdir. Belgesel her iki gruba da hakkını veriyor. <br /><br />Bugün eski babalar inatla albüm çıkarmaya devam ediyor, yeni thrash grupları da hiç az değil; fakat bir gerçek var, thrash seksenlerin ortasında başladı ve doksanların başında müziğin Nirvana'ya ulaşması ile sona erdi. Belki de öyle olmasa, bu belgesel benim kuşağım için aynı anda hem keyifli hem de hüzünlü olmazdı. Eleştirecek pek bir şey yok belgesele dair; doğrusu fazlası var, benim zamanında bazı albümleri gözden kaçırdığımı hatırlattı. Kim ne dersin, thrash biraz beat kuşağının zen budizm takıntısı gibiydi. Geldi geçti ama herkesin hayatını etkiledi. Doğu Yücel ve arkadaşlarına da, belgeseli dergileriyle hediye ettikleri için teşekkür etmek lazım. Ettik.<br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>İtalyan Usulü Kısa Film</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=75</link>
            <description><![CDATA[<b>Biraz fazla uzun, diyaloglar amatör işi ama görüntü çalışması, müzik kullanımı ve ironik/distopik hikayesi alkışı hak ediyor...</b><br /><br /><object width="400" height="230"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=5859249&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1" /><embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=5859249&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="230"></embed></object><p><a href="http://vimeo.com/5859249">Colore Non Vedenti</a> from <a href="http://vimeo.com/user286238">Jay Cheel</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Colore non Vedenti/Jay Cheel </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=74</link>
            <description><![CDATA[Yönetmen Jay Cheel'in Kanada'da çektiği Colore non Vedenti (Renk Körlüğü) isimli harika kısa filmin tek problemi yarım saate yakın süresi. Filmdeki karakterlerin karşılıklı ve telefonda anlamsızca konuştuğu bölümler filmi uzatmaktan/finali ertelemekten başka işe yaramıyor, öte yandan Cheel bu şekilde uzun metraja hazır olduğunun mesajını veriyor olabilir. <br /><br />Televizyonda beliren renkler ve renkli tatlılar arasına nasıl bir ilişki olabilir? Colore non Vedenti'de insanları dönüştürmeye yarıyorlar. Basit bir "cable guy" ise bu distopik senaryoya alet olmamaya çalışıyor. İtalyanca bir isim ve prog. rock giallo müzikleri filme bir İtalyan'lık katsa da, seksenlerin Carpenter, Cronenberg filmlerinin izinden giden etkileyici bir kısa film var karşımızda. Yine de giallo renklerinin filmin atmosferine katkısı yadsınamaz. Fazla uzun, diyaloglar amatör işi ama görüntü çalışması, müzik kullanımı ve ironik/distopik hikayesi alkışı hak ediyor.]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Even Hitler Had a Girlfriend</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=73</link>
            <description><![CDATA[Marcus Templeton 30 yaşında, yalnız yaşayan, yalnız çalışan ve yalnız sevişen bir güvenlik görevlisi. Genellikle boş zamanlarında acayip erotik filmler izliyor (bir tanesinde kocaman bir beyne aşık olan bir kadın vardı, yanlış hatırlamıyorsam). İfadesiz yüzü ve göbeği nedeniyle kendine güveni pek olmasa da, sahici bir kız arkadaşa sahip olmak için çeşitli yöntemler nedeniyor. Bu çabaları boşa çıktıkça, yalnızlığını telekızlarla bastırmaya çalışıyor. Beraber olduğu anları uzatmak veya yeniden tüketebilmek için ilişkilerini ses kayıt cihazıyla kaydetmeye başlıyor. Sonra bu alışkanlığını bir adım öteye götürüyor ve cinsel seanslarını gizlice video kameraya alıyor. Bu tutku tüm zamanını ve parasını çalıyor.<br /><br />Sahici bir ilişki yaşayamayan Marcus için küçük ekranda izledikleri gerçekliğin yerini almaya; gizli videoları ise onu o gerçekliğe taşımaya ve böylece aradığı hazzı sunmaya başlıyor. İronik bir anlatıcıya sahip olan film, tamamı boş odalarda amatörce çekilmiş olmasına rağmen, baştan sona orijinal. Estetik ve yaratıcılık farklarına rağmen Marcus Templeton'ın fantastik yalnızlığı, yabancılaştıran soğukluğu akla Eraserhead'i getiriyor. <br /><br />Hatırlatalım, "Best Drive-In Movie of the Year" seçilmişliği var. Cinema of Transgression filmleri kadar yırtıcı değil, fakat akla Richard Kern ve Nick Zedd'in filmlerini getiren, ölümcül derecede komik bir iç sese sahip olan, acayip ve hüzünlü bir film. 1991 yılından, "amatör seks filmlerine" dair ileri görüşlü bir deneme olarak da kabul edilebilir. Bir de bugünün standartlarında Marcus Templeton'ın göbeği, göbek bile sayılmaz.<br /><br />*<i>Can Evrenol'un özel tavsiyesi...</i>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Ölümden Sonra Jazz</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=72</link>
            <description><![CDATA[Soğuk, karanlık, ağır, melankolik ve baştan çıkarıcı... Kilimanjaro Darkjazz Ensemble için klasik (veya avangard) bir jazz grubu demek çok yanlış olacaktır, onlar death/black metal gruplarıyla aynı ruhu taşıyorlar. Kalbimizi diğer grupları Mount Fuji Doomjazz Corporation ile sıkıştırmaya da devam ediyorlar. <br /><br />Jess Franco'nun Succubus filmini izledikten sonra kafalarında canlanan (veya ölen) müziği Mount Fuji Doomjazz Corporation adı altında kaydetmeye karar vermişler. Doom/drone etkili jazz müzikleri bu defa daha bir film müziği havasında. Albümün adı doğrudan filmin adını taşısa da, Succubus kafanızda taze eurohorror imajları uyandıracak. Kalbiniz sağlamsa!<br /><br /><object width="400" height="325"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3598659&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" /><embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3598659&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="325"></embed></object><p><a href="http://vimeo.com/3598659">The Mount Fuji Doomjazz Corporation - Succubus (preview)</a> from <a href="http://vimeo.com/adnoiseam">Ad Noiseam</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Kargamecmua Ekibine</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=71</link>
            <description><![CDATA[<b>Görsel, 1917 tarihli bir Amerikan sinema dergisinden...</b>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Allah İçin Söyle, Ne Yaptın?</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=70</link>
            <description><![CDATA[<b>Karadeniz yöresinden hediyelik eşya...<br />Fotoğraf: Ayça Yürük</b>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>I'm in Love With a German Film Star </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=69</link>
            <description><![CDATA[<b>Passions<br />I'm in Love With a German Film Star (1981)</b><br /><br />I'm in love with a German film star <br />I once saw in a bar <br />Sitting in a corner in imperfect clothes <br />Trying not to pose <br />For the cameras and the girls <br />It's a glamorous world <br /><br />I'm in love with a German film star <br />I once saw in a movie <br />Playing the part of a real troublemaker <br />But I didn't care <br />It really moved me, it really moved me <br /><br />I'm in love with a German film star <br />I once saw in a bar <br />Sitting in a corner in imperfect clothes <br />Trying not to pose <br />For the cameras and the girls <br />It's a glamorous world <br /><br />I'm in love with a German film star <br />I once saw in a movie <br />Playing the part of a real troublemaker <br />But I didn't care <br />It really moved me, it really moved me <br />It really moved me, it really moved me <br /><br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love. <br />I'm in love.<br /><br />*<i>Fotoğraf: Pioneers in Ingolstadt/Rainer Werner Fassbinder (1971)</i>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Zibahkhana/Omar Ali Khan</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=68</link>
            <description><![CDATA[Tür sineması üzerine yazdığı ansiklopedik kitapları dilimize de çevrilen Pete Tombs, dünyanın farklı köşelerindeki az bilinen, acayip filmleri keşfetmekle kalmıyor, Mondo Macabro isimli küçük DVD şirketi sayesinde geniş kitlelere de sunuyor. Dünya sinemasından seçtiği egzantrik filmler için küçük ama detaylı belgeseller hazırlayan Tombs, yakın zamanda kurmaca sinema filmlerinin de yapımcılığına soyundu. Pakistanlı yönetmen/eleştirmen Omar Ali Khan'ın Zibahkhana (Hell's Ground) filminin yapımcısı ve yönetmenle birlikte senaryo yazarı. <br /><br />Pakistan'ın ilk gore filmi olan Zibahkhana, Tombs'un "ultra eğlenceli gore" sevgisinin sıradan bir ürünü aslında. Egzotik (ve oryantalist) bir kazanın içine slasher klişeleri, zombiler, yamyamlar ve daha bir sürü şey atılmış ve ortaya ilham alınan filmlerin orijinalliğinden uzak; eğlenceli ve rahatsız edici olmayı başaramayan vasat bir film çıkmış. Araya giren çizgi roman tadındaki notlar ve acayip müzikler ise her şeye rağmen sürükleyiciliği sağlamayı başarıyor. <br /><br />Film, ailelerinden gizlice bir rock müzik konserine giden bir grup genci anlatıyor. Önce yerel zombiler sonra ise burqa'lı bir katil çıkıyor önlerine. Filmin Pakistan sineması açısından tarihi bir öneme sahip olduğu bir gerçek; fakat Pete Tombs ve Omar Ali Khan'ın atmosfer ve gerilim yaratma konusunda ciddi problemleri var. ]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>White Dog/Samuel Fuller </title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=66</link>
            <description><![CDATA[Amerika'da siyahlara saldırması için ırkçı beyinler tarafından yetiştirilen köpeklere "Beyaz Köpek" deniliyor. Bu köpekler daha yavruyken sabahtan akşama kadar beyazlar tarafından kiralanmış siyahlar tarafından tekmeleniyor ve siyah görünce üzerine atlayacak noktaya geliyor. Irkçı gruplar ise bu köpekleri kiralık katil gibi sokaklara salıyor. Zamanında bir kadın oyuncu bulduğu bir köpeği evine getiriyor ve ona bakmaya başlıyor. Fakat köpeğin siyahlara saldırgan davranışlar gösterdiğini fark edince, bulduğu köpeğin özel olarak yetiştirilmiş (zehirlenmiş) bir Beyaz Köpek olduğunu anlıyor. <br /><br />Criterion'ın özenli bir DVD ile gün ışığına çıkardığı Samuel Fuller imzalı White Dog işte bu yaşanmış trajik hikayeyi anlatıyor. Filmde genç bir oyuncu adayı arabasıyla çarptığı güzel bir köpeği tedavi ettiriyor ve sahibi ortaya çıkmayınca ona bakmaya başlıyor. Zamanla köpeğin siyah düşmanlığı ortaya çıkıyor ve kadın bir profesyonelle birlikte köpeği iyileştirmeye çalışıyor. Bu uzun tedavi sürecinde kurban bile veriliyor, bir kişi köpek tarafından kilisede öldürülüyor. Fakat bizim grup her şeyi göze alarak tedaviye devam ediyor. <br /><br />Umutsuz bir finale sahip olan film, "saldırgan köpek-kurbanlar" çizgisindeki b-movie senaryosuyla tüm zamanların en etkileyici ırkçılık hikayelerinden birini anlatıyor aslında. Dengesi bozulmuş zavallı bir köpeğin hikayesiyle, ırkçılığın, iyileştirilebilecek bir hastalık olduğunun altını çiziyor. Filmde bu yönde gerçekleştirilen çaba bir umut verse de, filmin finali işin kolay olmadığını hatırlatıyor. <br /><br />Köpeğin gerçek sahiplerinin ortaya çıktığı sinir bozucu bölüm filmin kilit sahnesi olarak akılda kalıyor. Sevimli bir ihtiyar ve iki küçük torunu köpeklerini geri almaya gidiyor ve ihtiyar kadının tepkisi üzerine köpeği yetiştirdiğini itiraf ediyor. Beyaz Köpek zenci öldürmediği zamanlarda küçük çocuklarla oynuyormuş. <br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Pagan Folk</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=65</link>
            <description><![CDATA["Pagan Folk"<br />Fotoğraf: Ayça Yürük<br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Kadıköy Kareleri</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=64</link>
            <description><![CDATA["Laptoplu Proleter"<br />Fotoğraf: Serdar Kökçeoğlu]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Komputer-Satin Traffic</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=63</link>
            <description><![CDATA[<b>((GVP)) adı altında görsel/işitsel çalışmalar üreten Atıl Altaş ve Serdar Kökçeoğlu tarafından, İstanbul Babylon'a konsere gelen İngiliz elektronik müzik grubu Komputer'in Satin Traffic şarkısı için hazırlanan İstanbul ve konser görüntülerinden oluşan video klip çalışması.</b><br /><br /><object width="400" height="327"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=2991562&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" /><embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=2991562&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="327"></embed></object><p><a href="http://vimeo.com/2991562">Komputer-Satin Traffic</a> from <a href="http://vimeo.com/user469160">turboslow</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>((GVP)) @Spektro 08</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=62</link>
            <description><![CDATA[<b>((GVP))<br />Müzik: Tonguç Gökalp + Serdar Kökçeoğlu<br />Görsel: Atıl Altaş</b><br /><br /><object width="400" height="300"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=2992003&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" /><embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=2992003&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="300"></embed></object><p><a href="http://vimeo.com/2992003">GVP @ Spektro 08</a> from <a href="http://vimeo.com/user469160">turboslow</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Bu Resimde Kaç Zombi Var?</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=61</link>
            <description><![CDATA[Biz düşünene kadar olmayanların da hepsi çoktan zombileşecek, o nedenle resimdeki zombileri bulmak için vakit harcamaya hiç gerek yok, diyorsanız size daha gelişmiş ve karışık bir zombi oyunu:<br /><br /><a href=http://www.popcap.com/games/pvz/>Plants vs Zombies</a>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Kırmızı</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=60</link>
            <description><![CDATA[<b>Kırmızı</b><br />(Kısa Film Senaryosu)<br /><br />Sahne 1 /İç/Gece/Restoran<br />Gotik bir müzik eşliğinde Orçun küçük ama şık bir masada tek başına yemek yemektedir. Sakin görünmektedir ancak bir sıkıntısı olduğu bellidir. Aristokrat görünümüne uymayan, acemi bir tedirginliği vardır. Tabağındaki kocaman, az pişmiş bifteği keserken bir miktar elleri titremektedir. Bu sırada elinde üzerinde etiket bulunmayan beyaz bir şarap şişesinin içerisinde kırmızı bir sıvı bulunan bir şişeyle bir garson gelir.<br /><br />GARSON – İçeceğiniz, efendim.<br /><br />Orçun başıyla doldurmasını işaret eder. Sabırsızdır. Garson kadehi doldurur. Şişeyi masaya bırakarak gider. Garson gidince Orçun içeceğe atılır ve kana kana içer. Bir miktar üzerine damlatır. Şimdi rahatlamıştır.<br /><br />Sahne 2 /İç/Gece/Bar<br />Kalabalık bir bar. Gençler eğlenmektedir. Genç ve güzel görünümlü Hale arkalarda bir masada sevgilisiyle oturmaktadır. İkisi de mutlu görünmektedirler. Arada gülerek sohbet ederler. (Seslerini duymayız, ortamda müzik hâkimdir.)<br /><br />Sahne 3 /Dış/Gece/Sokak<br />(Bardaki müzik devam etmektedir.) Hale, sevgilisiyle birlikte yarı sarhoş, biraz yalpalayarak ve kahkaha atarak yolda yürümektedir. Sonra bir anda dönüp sevgilisini öpmeye başlar. Issız sokağın ortasında iki genç öpüşürler. Sarhoş, hayat dolu ve heyecanlılar. <br /><br />Sahne 4 /İç/Gece/Orçun Ev/Yatak Odası<br />Yemek müziği devam etmektedir. Orçun üzerinde siyah, ipek pijamasıyla yatağına uzanır. (Kıpırtısız, sırtüstü, sanki tabutta yatar gibi yatar.) Derin derin nefes alır, uyuma zorluğu çektiği bellidir. Yalnızdır, farklıdır. Dünya varolduğundan beri tek başına gibidir.<br /><br />Sahne 5 /İç/Gece/Hale Ev/Yatak Odası<br />(Bardaki müzik devam etmektedir.) Hale sevgilisiyle odaya henüz girmiş, bir yandan soyunurken bir yandan yatağa girmektedirler. İki genç yatağa geçtikleri anda ışığı kapatırlar ve müzik de kesilir. <br /><br />KARANLIK<br /><br />Sahne 6 /Dış/Gün/Genel<br />Hızlı bir müzik eşliğinde Maslak’taki gökdelenler bölgesi görünür. Görüntüler de hızlıdır. Binalar, arabalar, trafik, ışıklar, insanlar. <br /><br />Sahne 7 /İç/Gün/Orçun Şirket/Koridor, Orçun Oda, Hale Oda<br />(Bu sahne plan sekans çekilecektir.)<br />Şık giyimli sekreter bayan elinde içerisinde bazı evrakların bulunduğu bir dosyayla koridorda yürümektedir. Orçun’un odasının önüne gelip kapıyı çalar, birkaç saniye bekledikten sonra içeri girer. Orçun odasındaki büyük ekranlı plazma TV’den ekonomi haberlerini izlemektedir. Sekreter odaya girince sorar şekilde ona bakar.<br /><br />SEKRETER- İmzalanması gereken evrakları getirmiştim efendim.<br /><br />Orçun masasına döner. Sekreter elindeki dosyayı Orçun’un önüne bırakır, Orçun evraklara kısaca göz gezdirerek imzaları atar ve dosyayı sekreterin önüne sürer. <br /><br />SEKRETER- Teşekkür ederim Orçun Bey. <br /><br />Sekreter dosyayı tekrar alıp odadan çıkar. Koridorda ilerleyerek, merdivenlerden inerek, biraz ileride bulunan küçük odaya girer. Hale yazıcının kapağını açmış içerisinde sıkışan kağıdı çıkarmaya çalışmaktadır. Sekreter dosyasının içerisinden bir evrağı çıkararak Hale’nin masasına bırakıp çıkar. Hale şaşkın şekilde evrağı alıp okumaya başlar. Okudukça yüzünde hoşnutsuz bir ifade belirir. Evrağın son satırlarını görürüz; ” Bu nedenle işinize son verilmiştir. Muhasebeyle bağlantı kurmanız rica edilir” yazmaktadır. Kız hemen masadaki telefona uzanır.<br /><br />Sahne 8 /İç/Gün/Orçun Şirket/Tuvalet 1<br />Sahne 9 /İç/Gün/Orçun Şirket/Tuvalet 2<br />Hale ve Deniz yan yana tuvaletteler. Deniz oturuyor, Hale yan tuvalette sigara içiyor. Yüksek sesle konuşuyorlar.<br /><br />HALE- Hem de çok kötü, çok çok kötü bir zamana denk geldi. Bir sürü borca girmiştim. Ne yapıcam bilmiyorum.<br />DENİZ- Tazminatın karşılamıyor mu borçlarını.<br />HALE- Karşılıyor da kızım, sonra nolucak. Cepte beş kuruş para olmadan nasıl yaşıycam. Piyasanın durumu da ortada zaten, kimbilir ne zaman bir iş bulucam. Öf öf.<br />DENİZ- (Farklı bir tonda) Boşver kızım. İyi oldu buradan ayrıldığın. <br />HALE- (Acı bir gülümsemeyle) Tok açın halinden anlamaz tabi. Ben ne diyorum, sen neden bahsediyosun. <br />DENİZ- Fikrimi söyledim. Ne yani sen şimdi burda çalışmaya devam etmek ister miydin!?<br />HALE- Deniz, kızım bişey mi aldın sen. Kafan mı güzel, yoksa dalga mı geçiyosun benle. Tabii ki isterdim. Hayallerimin işi değildi ama işti işte. Para geliyordu para.<br />DENİZ- Anladım. O zaman akşam Karga'ya gel. İşini geri almanı sağlaycak bir bilgi vericem sana. <br />HALE- Ne demek şimdi bu?<br />DENİZ- Bırak şimdi soru sormayı. Sekizde orada ol. <br />Deniz çıkar, Hale etrafına bakınır.<br /><br />Sahne 10 /İç/Gün/Orçun Şirket/Koridor, Orçun Oda<br />Hale emin adımlarla koridorda yürüyerek Orçun’un odasının önüne gelir. Kapıyı çalıp çalmamak konusunda kararsızdır. Çalar gibi olur cayar geri döner. Bir süre yürüyüp hızla yeniden kapıya döner ve çalar.<br />İçeri girer. Orçun masasında bazı evraklarla ilgileniyordur. Kafasını kaldırıp girene bakar Hale olduğunu görünce garip şekilde ona bakar. Hale kararlı şekilde gelip bir koltuğa oturur.<br /><br />ORÇUN- (Rahat bir şekilde sorar.) Tanışıyor muyuz genç bayan.<br />HALE- Düne kadar bu şirkette çalışıyordum ama dün aniden işten çıkarıldım.<br />ORÇUN- O zaman burda olmamanız gerekiyor sanırım.<br />HALE- Ben aksini düşünüyorum.<br /><br />Orçun Hale’nin bu lafı karşısında bir miktar şaşırmıştır.<br /><br />HALE- Piyasaya süreceğiniz yeni içeceğin, hani adı Kırmızı olan, içindeki özel maddeyi medyanın öğrenmesinin pek iyi olmayacağına inanıyorum.<br /><br />Orçun şimdi iyice şaşırmıştır ama rahat tavrını bozmaz.<br /><br />ORÇUN- (hızlı düşünür ve gülümser) Bu bilginin gizli kalması karşılığında işini geri istiyosun sanırım.<br />HALE- Biraz daha fazla bir maaş ve biraz daha iyi bir mevki eklersek öyle denilebilir. <br /><br />Orçun Hale’nin tavrından ve sözlerinden etkilenmiştir.<br /><br />ORÇUN- Seni kişisel olarak tanımayacağım bir konumdan bu bilgiyi elde edebildiğine göre, sana uygun yeni bir konum bulmak zor olmayacak gibi görünüyor.<br />HALE- Sanırım...<br />ORÇUN- (düşünür) O zaman belki de insan kaynaklarına bir daha uğramalısın. <br />HALE- Teşekkür ederim... <br /><br />Hale kalkıp kapıya yönelir. Orçun düşünceli şekilde Hale’nin gidişini izlemektedir. Hale cool bir şekilde kafadan parmak selamı verip çıkar. Orçun elini masanın çekmecesine atar.<br /><br />Sahne 11 /İç/Gece/Hale Ev/Salon<br />Hale keyifli bir şekilde cd çalardan gelen müzik sesiyle dans etmektedir. Arada kül tablasındaki sarılmış sigaradan bir nefes almaktadır.<br /><br />Sahne 12 /İç/Gece/Hale Ev/Yatak Odası<br />Hale üzerinde bir gecelikle, mutlu şekilde gelip kendisini yatağa atar. Tavana bakarak, gülümseyerek gözlerini kapatır.<br /><br />Sahne 13 /İç/Gece/Hale Ev/Salon<br />Oda karanlıktır. Dairenin kapısı küçük birkaç tıkırtıdan sonra yavaşça aralanır ve içeriye yüzü görünmeyen, ellerinde deri eldiven olan bir adam girer. Yavaşça kapıyı kapatır ve dairenin içerisinde etrafa bakarak yürümeye başlar. Yatak odasına yönelir. Bu bölüme gerilim dolu karanlık bir müzik eşlik eder. <br /><br />Sahne 14 /İç/Gece/Hale Ev/Yatak Odası<br />Kapı aralığından izleriz. Hale yatağında uyumaktadır. Seksi görünmektedir. Adam içeri süzülür. Adamın Orçun olduğunu anlarız. Orçun bir süre Hale’yi izler, sonra yavaşça yatağına oturup, küçük hareketlerle Hale’ye dokunmaya başlar. Hale kıpırtısız şekilde uyumaya devam etmektedir. Orçun Hale’nin omuzlarına birkaç dokunuş yaptığında Hale yavaşça boynunu geriye atar, şimdi boynu iyice açılmıştır. Orçun Hale’nin boynundaki bir tutam saçı da yana aldığında Hale’nin boynu tamamen ortaya çıkar. Bu sırada Hale korkuyla irkilerek uyanır, Orçun hemen Hale’nin ağzını kapatır. Hale çığlık atmaya çalışmakta ancak ağzı kapalı olduğu için sadece mırıltılar çıkarabilmektedir. Çok korkmuştur!<br /><br />ORÇUN- Bazı bilgiler insanın hayatını hiç beklemediği şekilde değiştirebilir, öyle değil mi?<br /><br />Hale korkulu gözlerle yalvarırcasına Orçun’a bakmaktadır. Gözleri ıslanmıştır. Orçun yavaşça Hale’nin boynuna doğru kapanır, bir anda bir çığlık duyulur. Bir parça kan etten aşağı süzülür.<br /><br />Sahne 15 /Dış/Gece/Sokak<br />Orçun ıssız sokakta tek başına yürümektedir. Şu ana kadar hiç görmediğiz şekilde enerjik görünmektedir. Geceyi koklar, başını gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes alır. Gençleşmiş gibidir. Taze kan!<br /><br />Sahne 16 /İç/Gün/Hale Ev/Yatak Odası<br />Hale kötü bir kâbus görmüşçesine çığlık atarak uyanır. Korkuyla, hızlı hareketlerle yatağında doğrularak vücudunu kontrol eder. Bu sırada biz boynundaki iki küçük deliği ve etrafındaki kızarıklığı fark ederiz.<br /><br />Sahne 17 /İç/Gün/Orçun Şirket/Orçun Oda<br />Orçun her zamanki sakin haliyle masasında oturmaktadır. Hale Orçun’un karşısında ayakta durmaktadır. Boynunda bir şal sarılıdır. Kıyafeti daha önce şirkette gördüğümüz kıyafetlerden daha çekicidir. Deniz de arkalarda bir koltukta oturmuş onları izlemektedir. Orçun konuşurken bir yandan bir içki hazırlar.<br /><br />ORÇUN- Aramıza hoş geldin küçük hanım. Tuttuğunu koparan, hırslı insanlara her zaman ihtiyacımız vardır. Sen de bunlardan birisi olduğunu açıkça gösterdin. Güzel bir şekilde ispat ettin! Artık hiçbir yere gitmiyorsun, sonsuza kadar buradasın!<br /><br />Orçun konuşması esnasında küçük bir bardağa kan koymuş ve "sonsuza kadar" derken Hale'ye uzatmıştır. Konuşması bitince Orçun ve Deniz merakla Hale'ye bakar. Acaba içkiyi alacak mıdır? Gözlerinde nefret vardır Hale'nin fakat aniden fırlar ve bir saniyeden kısa bir süre içinde adamın elinden bardağı kapar, dikerek son damlasına kadar içer ve bardağı masaya koyar. İçkinin kızın boğazından geçişini izleriz. <br /><br />Sahne 18 /Dış/Gün/Genel<br />Farklı gökdelen görüntüleri üzerine sessizce bitiş jeneriği akar.<br /><br />*<i>Gürhan Özçiftçi'nin desteğiyle yazılmıştır.</i>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Breaking Bad</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=55</link>
            <description><![CDATA[Dizi düşkünü değilim; bağımlısı olduğunuz dizilerin genellikle ilk üç bölümünü izliyorum. Dizi delisi bir arkadaşımın önerisiyle başladığım Breaking Bad'in ise sadece ilk üç bölümünü değil, ilk sezonunu da zevkle bitirdim. Yeni başladığım ikinci sezon ise ilkinden bile daha sürükleyici. <br /><br />Dizide sıradan bir hayata sahip olan bir kimya öğretmeni, şimdilerde torbacılık yapan eski bir öğrencisiyle birlikte alemin en sıkı metamfetaminini üreterek satmaya başlıyor. Bu çılgın hareketinin nedeni ise ölümcül derecede kanser hastası olması ve biri sakat, biri henüz yolda olan iki çocuğuna ve karısına küçük bir servet bırakmak isteği. <br /><br />Pişirdikleri kristaller onları yeraltına çekmekle kalmıyor, zaman içinde yeraltının en tehlikeli ve en çok aranılan suçlularına dönüştürüyor. Bu gizli, illegal hayat ana karakterin Dövüş Kulübü tarzı bir dönüşüme uğramasına, hafiften kabuğundan çıkmasına yol açıyor. Bu gizli "kötülük" aynı zamanda onu tüketmeye de başlıyor fakat farkında olmadan suç dünyasının aranılan isimlerini yok ederek polise de yardımcı oluyor. <br /><br />Bir yandan filmdeki diğer karakterlerin de kleptomani gibi illegal zevkleri olduğunu öğreniyoruz. Thomas Bernhard'ın kısa öykülerini sevenlere; şaşırtıcı, garip ve hüzünlü bir suç hikayesi. Her zaman yeşil ışıkta geçmek sıkıcıdır, diyenlere.<br /><br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Carver'ın Ateşler'i</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=49</link>
            <description><![CDATA[Amerikan edebiyatının kült minimalisti Raymond Carver'ın Notos Kitap'tan çıkan Katedral isimli küçük ve vurucu kitabının dışında herhangi bir çeviri kitabını bulabilmek kolay değil. Şans eseri, deneme, şiir ve öykü çalışmalarından oluşan Ateşler isimli bir kitabını buldum (veya kitap beni buldu). Adam'dan çıkan kitabın çevirmeni, Sıfır projesiyle esaslı deneysel elektronik müzik yapan Zafer Aracagök'ten başkası değil. Sayfalarına şöyle bir göz atınca, neden raflarda bırakıldığı ortaya çıkıyor. Şiir bölümlerindeki baskı hatası nedeniyle cümleler çifte basılmış ve kelimeleri örtmüş. Neyse ki Carver'ın Charles Bukowski üzerine yazdığı mükemmel şiir sorunsuz okunuyor. "Mesafe" isimli kısa öyküde, oldukça yalın ve hüzünlü bir kavga anlatıyor yazar. Sabaha kadar ağlayan bebeklerinin başında gerilen ve tartışan, deneyimsiz, kafası karışık genç bir çiftin uykusuz bir gecesi. "Denemeler" bölümünde ise yazmak üzerine notları var. Bozuk ama epey değerli bir kitap.]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Histeri</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=48</link>
            <description><![CDATA[<a href=http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=2009>Çocuğun mu var; derdin var!</a><br /><br />Çocukların fantastik dünyası, artık çocukluk dönemleri çok geride kalmış yetişkinlere her zaman gizemli gözükmüştür. Ne zaman ne yapacakları belli olmayan ufaklıkların toplumsal hayatın kurallarına tamamen uymaları mümkün olmadığı için kontrol altında tutulmaları gerekir. Şüphesiz pencereden sarkmayı, balkona çıkmayı, aniden sokağa fırlamayı ve sinir bozucu şekilde ağlamayı seven çocukları iyi niyetli duygularla kontrol altında tutarken; bilinçaltımızdaki bazı korkuların uyanmasını da engellemiş oluyoruz. Şüphesiz buna “çocuk korkusu” demek çok doğru değil; daha çok bize veya çevremize sıkıntı oluşturabilecek kaotik bir enerjiyi bastırmış oluyoruz. <br /><br />Çocukların sadece hiperaktif davranışları değil, sessiz, içedönük kişilik özellikleri de onların gizemli yönlerini besliyor. Kalıcı olması durumunda kişilik bozuklukları yaratan bu çocuksu özellikler daima sanatçılara ilham vermiştir. Beyazperdede çocukluğun tuhaf halleri ise en çok korku/gerilim sinemasının ilgisini çekmiş olsa gerek.<br /><br />Son yıllarda hayaletimsi, başka bir dünyanın ifadesini taşıyan yüzünü zifiri saçlarının ardında taşıyan kız çocukları uzakdoğu sinemasının vazgeçilmez korku malzemesi oldu. Özellikle Japon toplumu sadece çocukları değil, gençleri de kontrol altında tutulması gereken, isyana eğilimli yıkıcı bir enerji olarak algılıyor. Onların en çok kontrol altında tutulduğu yer olan okullar ise çetelerin savaş alanına dönmüş durumda. Sayısız sinema filmi, anime ve hepsine ilham veren manga ürünleri okullarda geçen savaş hikayeleri anlatıyor. Okullu savaş hikayesi demişken; Battle Royale’i de unutmamak lazım!<br /><br />Amerikan Sineması ise “tehlikeli çocuk” temasını neredeyse bir alt türe dönüştürmüş durumda. Yetişkinlere saldıran çocuk çeteleri birden çok seriyle karşımıza çıkarken; Omen ve Şeytan gibi filmler de çocukları kötülüğün/şeytanın kontrolüne veriyor. Bu arada Avrupa’dan da DVD çağında yeniden keşfedilen Who Can Kill a Child? gibi klasikleşmiş başyapıtlar çıktığını belitmek lazım.<br /><br />Şüphesiz çocuklar kısa sürede yetişkinlerin dünyasına uyum sağlarken, masumiyetlerini kaybetmeye başlarlar. Biz senaryolarımızla çocukları masum dünyamız için tehdit olarak algılarken; çocuklar masumiyetini kaybederek bize uyum sağlarlar aslında.<br /><br />Histeri gibi, filmi anlama çabasına dönük, film hakkında ipucu ve yorum taşıyan bir yerli isme sahip olan The Children işte bu kırk yıllık çocuk tehlikesi temasını pişirip önümüze koyuyor. Son yıllarda bu tür filmlerin artışı dikkat çekici. Zaman zaman çocuklar alt sınıfların isyanını bile temsil edebiliyor. Fakat Waz’ın stil sahibi yönetmeni Tom Shankland’in Histeri ile amacı daha farklı. <br /><br />Noel tatili için bir araya gelen ailenin huzuru, evdeki çocukların gizemli bir virüs sonucu hastalanmasıyla bozuluyor. Hastalık sonucu katile dönüşen çocuklar evdeki yetişkinleri teker teker avlamaya başlıyor. Büyükler ise çoğu zaman çocuklara karşılık vermek konusunda çekingen kaldıkları için öbür tarafı boyluyor!<br /><br />London to Brighton’dan bildiğimiz senarist Paul Andrew Williams tür sinemasının klişelerinden uzaklaşarak, dramatik yönü güçlü bir korku filmi oluşturmaya çalışmış-kağıt üstünde. Fakat sadece yetişkinler değil çocuklar da birbirine benziyor ve karşımıza elle tutulur bir karakter çıkmıyor. Çocukların öksürükle başlayan hastalıkları katile dönüşmeleriyle sonuçlanıyor ve bunun nedenleri gizemli tutuluyor. Ortada virütik bir hastalık olsa da; filmin kürtaj göndermeleri dikkat çekici. Fakat sinemacıların gizem konusundaki ısrarları filmin inandırıcılığını azaltıyor.<br /><br />Histeri’de vasat oyuncuların son derece klasik noel diyalogları filmin ortalarına doğru yerini sinir bozucu çocuk gülümsemelerine (hayli etkili) ve çığlıklara bırakıyor. Tom Shankland ise senaryo tuzaklarına rağmen; çarpıcı detay çekimleriyle evi merkeze alan genel çekimler arasında kontrast yaratıyor ve ürkütücü bir atmosfer kurmayı başarıyor. Yetişkinler ve çocukların mücadelesini anlatan tuhaf cinayet sahneleri ise gayet iyi çekilmiş. Histeri muhtemelen korku sineması izleyicilerini tatmin edecektir fakat senaryodaki boşluklar ve kötü oyunculuk gösterisi ortaya sıkı bir tür filmi çıkmasını engelliyor.<br /><br />*<i>Mynet Beyazperde sitesinde yayımlanmıştır.</i><br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>2 Hayat Birden</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=47</link>
            <description><![CDATA[<b>2 Hayat Birden<br />Kısa Film Tretman</b><br /><br /><i>[Kısa filmci <a href=http://www.canevrenol.com/>Can Evrenol</a> için yazılan ve hayata geçmeyen kısa film senaryosu için ön tretman]</i><br /><br /><b>Karakterler</b>:<br />Muzaffer: Çifte yaşam sürüyor. Geceleri seks filmleri gösteren bir sinemada gişede çalışıyor. Sert, ödün vermez, korkusuz. Gündüzleri kedisi Bahçe'ye ve güzel komşusu Gönül'e karşı sevgi dolu, ince bir adam. Hiç konuşmuyor, dilsiz. Cihangir'de oturuyor.<br />Gönül: Alkolik, para için kendini satıyor. Komşusu Muzaffer'in ilgisi hoşuna gidiyor ama Muzaffer'in masum hayatında yeri olmadığını düşünüyor. <br />Talat: Muzaffer'in iyi niyetli iş arkadaşı. Esrarkeş.<br />Bekir: Gönül'ün müşterisi. Kadınlara şiddet uyguluyor. Gizli eşcinsel. Belalı.<br /><br />1. Sinema Gişesi / İç / Gece / Muzaffer ve müşteriler<br />Muzaffer seks filmleri gösteren sinemanın gişesinde. Üzerinde eskimiş bir gömlek var. Müşterilerin abuk sorularına sert bakışlarıyla yanıt veriyor. Bir kişi bilet almadan içeri sıvışıyor. Muzaffer arkasından gidiyor. İki tokat çakıyor. Bakıyor adam akıl hastası, değmez diyor içinden. Adam sinemada köşede bir koltuğa oturuyor. Yüzü üzgün, heyecanla perdeye bakıyor. Muzaffer elinle otur bakalım işareti yapıyor adama. Bir süre merakla onu izliyor, acıyor biraz.<br /><br />2. Sinema Gişesi / İç / Sabaha Karşı / Muzaffer ve müşteriler<br />Muzaffer gişede uyuklarken kavga sesiyle uyanıyor. Hemen yanında küçük kedisi Bahçe var. İki sokak adamı kavga ediyor. Biri diğerine sarkmış. Muzaffer tuttuğu gibi ikisini de atıyor. Biri bıçak çekiyor. Muzaffer adamın bileğini öyle bir sıkıyor ki bıçak düşüyor. Muzaffer bıçağı alıyor. Adamlar kaçıyor.<br /><br />Ekran Kararır<br /><br />3. Apartman / İç  / Sabah  / Muzaffer, Gönül<br />Muzaffer elinde çamaşır leğeni evinden çıkıyor. Kapıda kedisi var. Çaktırmadan Gönül'ün yaşadığı karşı daireye bakıyor. Hatta kapıya gidip kulağını dayıyor. O esnada kapı açılıyor. Kadının da elinde çamaşırlar var. Gönül akşamdan kalma, kafası güzel. Muzaffer'i görünce seviniyor. Adam daha çok seviniyor. Gözleri aşkla bakıyor. Gönül adamın kedisini seviyor. Muzaffer mutlu.<br /><br />4. Teras / Dış / Sabah / Muzaffer, Gönül<br />Birlikte İstanbul manzarasına karşı ıslak çamaşırları asıyorlar. Gönül konuşuyor havadan sudan. Muzaffer cebinden çıkartıp bir kağıt veriyor kadına. Kadına "Yemek yapcam balık, davet ediyorum" yazıyor. Kadın Muzaffer'in kendinden hoşlandığını biliyor ama adamla yakınlaşmak istemiyor. Kibarca geri çeviriyor. Muzaffer'e, "sen çok temizsin, senin hayatında benim yerim yok" muamelesi yapıyor. Muzaffer bir kağıt daha çıkarıyor. Kağıtta: "Ben ciddiyim!" yazıyor. Gönül gülüyor adama yanağından öpüp terastan ayrılıyor. Adam tek başına kalıyor. İstanbul ona bakıyor.<br /><br />Ekran Kararır<br /><br />5. Sinema Gişesi / İç / Gece / Muzaffer ve müşteriler, Gönül ve Bekir<br />Sıkıcı müşteriler ve iğrenç soruları. Muzaffer bilet kesiyor. Abaza yüzler, boş bakışlar. O esnada Gönül geliyor bir adamla. Kadın sarhoş, adam akbaba kılıklı. Gönül Muzaffer'i tanımıyor. Muzaffer kendini gizliyor. Bekir bileti alıp kadına sarılarak sinemaya giriyor.<br /><br />6. Sinema Salonu / İç / Gece / Muzaffer, Gönül, Bekir<br />Muzaffer salonun köşesinden bakıyor. Perdeden iniltiler geliyor. Bekir ve Gönül köşede yiyişiyor.<br /><br />7. Sinema Gişesi / İç / Gece / Muzaffer, Bekir<br />Muzaffer gişede. Kitap okuyor ama aklı salonda. Bekir az sonra tedirgin bakışlarla önünden geçerek sinemadan çıkıyor. Muzaffer şaşırıyor, Gönül yok yanında. Hemen yerinden fırlıyor. Kadını merak etmiş.<br /><br />8. Tuvalet / İç / Gece / Muzaffer, Gönül, Talat<br />Muzaffer merakla tuvalet kabinlerine bakıyor. Birini açınca dilsizlere özel bir çığlık atıyor. O esnada Talat geliyor. İkisi de tuvalete bakıyor. Gönül dayak yemiş, tuvalette yerde yatıyor. Ağzı yüzü dağılmış. Talat "ben hemen ambulansı arayayım", diyor. Muzaffer dışarı koşuyor.<br /><br />9. Beyoğlu / Dış / Gece / Muzaffer, Bekir<br />Muzaffer koşarak sokağa çıkıyor. Bekir'i köşede görüyor. Adamı takip ediyor. Uzun bir takip. Bekir bir ara iki erkek fahişenin yanına geliyor. Onlarla muhabbet ediyor. Konuşmaları duyulmuyor. Muzaffer cep telefonunu çıkarıp bakıyor. Aramak istiyor, arayamıyor. Nefretle Bekir'e bakıyor.<br /><br />10. Beyoğlu / Dış / Sabaha Karşı / Muzaffer, Bekir<br />Muzaffer Bekir'i bir köşede uzuuuun bir takipten sonra sıkıştırıyor. Bıçak çekiyor boğazına dayıyor. Konuşamıyor, bağıramıyor ama gözleri sert, nefret dolu.<br /><br />Fakat yapamıyor bıçaklayamıyor adamı. Geri dönüp yürüyor. Bekir pis pis arkasından bakıyor. "Ulan gişeci, korkuttun beni be!" diyor. Muzaffer yürüyor. Telefonu çalıyor. Açıyor, karşıda Talat'ın sesi: "Abi kadını hastaneye götürdük, durumu iyi. Sen nerdesin?" Muzaffer telefonu kapatıyor.<br /><br />11. Sinema Gişesi / İç / Gece / Muzaffer ve müşteriler<br />Muzaffer bilet kesiyor. Abaza yüzler. O esnada kafayı kaldırıyor. Bir silah. Silah sesiyle ekran kararıyor. Muzaffer Bekir'i affetti ama Bekir bıçağın intikamını aldı! Son karede Muzaffer'i kanlar içinde gişede yerde yatarken görüyoruz. Kedisi Bahçe de adama bakıyor. <br /><br />Serdar Kökçeoğlu<br />2008]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=46</link>
            <description><![CDATA[<b>Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti 2</b><br /><br />Efendim ben kimim değil mi? Güzel soru. Ve fakat cavabı çok basit değil. Şüphesiz batılı okur beni daha iyi tanıyor, sizin dilinizde henüz yeniyim. Esasında ben de sizin kim olduğunuzu merak etmiyor değilim.<br /><br />60'ların sonundan 70'lerin sonuna uzanan yaklaşık 10 yıllık süreçte sinema filmleri yaptım. Yok yok bilinen filmler değiller. Ödülleri de yok. Genellikle korku, gerilim, fantastik sinema gibi türlerde çalıştım. Erotik filmler yaptım, hatta ismimi değiştirerek daha obskür, daha hardcore filmler çektim. Ne günlerdi.<br /><br />Seksenlerin başında rahatsızlanınca eve çekildim. Sinema tarihinin loş köşelerinde unutulmuş, kaybolmuş esrarengiz filmleri keşfetmeyi ve tanıtmayı severim. Öyle ciddi, akademik incelemelerden felen sıkılırım. Okuyucularım edindiğim bu filmleri bilsin isterim. Neden önemli bulduğumu, o filmi nelerin ilginç yaptığını ortaya koymaya çalışırım. Sinema tarihi geniş bir pazıldır. Henüz resmin çok azını gördük. <br /><br />Bu kadar laf üzerine hayli enteresan bulduğum bir Arjantin filmine ve onu keşfediş öyküme yakından bakabiliriz:<br /><br /><b>Terkedilmiş Çiçekler</b><br /><br />Jose Hernandez'in bir filmine ulaşabilmek için tam 10 yıl uğraştığımı itiraf etmeme izin verin. Terkedilmiş Çiçekler diye adını çevirebileceğimiz bu filmin özelliği çekildiği 70'li yıllarda ciddi bir siyasi krize yol açıp sonradan ortadan kaybolmuş olması. DVD olarak bulunamayan filmi Almanya'ya yaptığım bir gezi esnasında tanıştığım bir kadın yazardan aldığıma şaşırabilirsiniz. Bir çiçekçi dükkanı işleten ve çocuk kitapları yazan bu tombul hanımefendinin elinde gelmiş geçmiş en nadir zombi filminin bulunması son derece garipti.<br /><br />Babasının geniş film arşivini satarken filmleri tek tek kontrol ettiğini söyleyen çiçekçi kadın, filmin kabında babasına ait son derece ilginç bir not buluyor. Notun detaylarını ne yazık ki buraya aktaramıyorum fakat kadın notu okuduktan sonra filmi izliyor ve daha sonra bunun kayıp bir yapım olduğunun farkına varıyor. Kendisi ile yollarımız kesiştiğinde uzun süredir Terkedilmiş Çiçekler'i aradığımı söyleyince çok şaşırdı. Çiçekleri severim ama bu filmi hiç sevmedim demeyi de ihmal etmedi.<br /><br />Hernandez, Niçe'nin yazdıklarından ve yaşamından son derece etkilenen bir sanatçı. Henüz genç bir sinemacıyken çatlak filozofun hayatını film yapmayı aklına koyuyor. Fakat bu projesi doğal olarak çevresindeki prodüktörler tarafından pek ilginç bulunmuyor. Fakat Hernandez'in heyecanından etkilenen bir yapımcı, b-filmlerde uzmanlaşan bir para babası, Hernandez'e zombili karanlık bir film çekmeyi teklif ediyor. Bizim yönetmen kabul ediyor bu teklifi, yalnız bir şartla. Senaryoyu ben yazarım diyor aklındakini gizleyerek.<br /><br />Terkedilmiş Çiçekler zombiler arasında münzevi bir yaşam süren bir adamı anlatıyor. Niçe'nin yaşamını bilenler bu adamın aslında Niçe olduğunu çok rahat kavrıyor.<br /><br />Hernandez'in çabası beyhude. Filmin sinek mezarlığı kadar bile değeri yok sinema tarihi için. Ama ucuzcu bir yapımcının ticari planları ile ateşli bir yönetmenin derin hayalleri aynı filmde buluşursa ortaya normal bir şeyin çıkmasını da beklememek lazım. Üstelik filme hakim olan melankoli duygusu zombi sinemasında bir ilk. Üstelik hangi filmde zombilere yazdıklarını okuyan bir filozof gördünüz. Bazı türler kolay kolay yan yana gelmez. Deneyenler ya saçmalar ya şaşırtır. Hernandez saçmalamış ama şaşırtmayı başarıyor. Pek yakında DVD'sinin çıkacağını müjdeleyelim. Burada kesiyorum, az sonra kasabama uğrayacak bir gemi çok nadir bir Afrika filmi getirecek, yeterince ilginç bulursam onu da yazarım.<br /><br /><b>Sir Alexandre Vinch<br />Çeviren: Serdar Kökçeoğlu</b><br /><br />***<br /><br /><b>Gerçeğin Üstünde Obskür Bir Gezinti 1</b><br /><br /><b>Tanrının Uyuduğu Gün</b><br />Geçen ay İtalya'ya yaptığım seyahatte oldukça ilginç bir film keşfettim. Kentine geldiğimi öğrenen sinema düşkünü zarif bir bayan beni evine davet etti. Kentin dışında bana eski Avrupa filmlerini hatırlatan bir malikanede yaşayan bu kadının baştan bana oldukça garip göründüğünü itiraf etmem gerek. Kısa saçları, koyu renk paltosu ile emekli bir öğretmen izlenimi yaratmıştı bende. Halbuki sonradan 70'lerin ünlü İtalyan prodüktörlerinden Eve Pelle'nin dul eşi olduğunu öğrendim. Kendisi Pelle ile yarım asır evli kalmış, beş yıl önce kaybetmiş. Pelle'yi hatırladığımı ama seksenlerin hemen başında film yapmaktan çekildiğini söyledim. Politik filmlerin yapımcılığını üstlenmiş, hayli iddialı birkaç filmiyle zarar etmiş, yetmişlerin sonunda fantastik avantürler çekmeye kalkmış ama onu da becerememişti.<br /><br />Bayan Pelle'nin serin rüzgarlar getiren arka bahçe ormanına bakarken, eşinin unutulmasından dolayı ne kadar üzgün olduğumu söylüyordum. Yaşlı kadın tüm zerafetiyle teşekkürlerini ilettikten sonra, bana çok özel bir film izletmek istediğini söyledi. Yanımıza evin hizmetçisini de alarak hep birlikte evin altındaki tozlu, biraz da zamanını doldurmuş sinema odasına indik. Son derece soğuk ve itici bir sinema odasıydı. Karanlıktı karanlık olmasına ama içerdeki kötü kokular hayal gücümü daha çok çalıştırmış, bende kaçıp gitme isteği uyandırmıştı. El yordamıyla yerimi bulup oturdum ve oynayan filmi Bayan Elle'nin konuşması eşliğinde izlemeye başladım.<br /><br />Tanrının Uyuduğu Gün adını taşıyan film Eve Pelle'nin çektiği tek sinema filmiymiş. Prodüktör yaklaşık bir saat süren filmi bugüne kadar çok az kişiye izletmiş. Hemen merakla nedenini soruyorum. Kadın, sorumu duymamış gibi konuşmaya devam ediyor. Belli ki kendi akışı var. Önce uzun süre filmin yapım koşullarını anlatıyor. Dünyanın en soğuk gününde bir manastırda çekilmiş. Filmde kar altında gözüken çilekeş rahipler var. Sonra rahipleri (aynı kişiler olup olmadığı belli değil. Filmin iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var.) Bayan Pelle'nin konuşmasınan uzaklaşıp filme vermeye çalışıyorum kendimi. Şimdi siyah beyaz filmdeki rahipler bir rahibin cesedini buluyorlar. İlgim aniden kadının sözleriyle dağılıyor: <br /><br />"Filmin bugüne kadar izlenmesine şiddetli karşı çıktı eşim. Çünkü her ne kadar ben ve diğer insanlar öyle düşünmüyor olsak da, eşim bu filmin lanetli olduğuna inanıyordu."<br /><br />"Lanetli mi?<br /><br />"Evet öyle, eşim izlemekte olduğunuz bu filmin lanetli olduğuna inanıyodu..."<br /><br />"Peki nasıl bir lanete inanıyordu? Yapanlar için mi, izleyenler için mi?"<br /><br />Doğrusu lanetli film hikayelerini daha önce de çok dinlemiştim. Çekim ekibinin çekimlerden kısa süre sonra sırayla öldüğü filmler vardır. Ama şüphesiz bunlar tamamen rastlantıdan ibarettir ve filmlerin ekipleri öyle 3-5 kişiden oluşmaz. Yine de gözlerim filme değil hareketsiz duruşuyla karanlığı ağırlaştıran kadına dönüyor.<br /><br />"Aslında öyle bir lanet değildi Eve'nin söylediği..."<br /><br />Filmi unutup kadını dinlemeye başladım. Çünkü anlattıkları, yüzleri zamana yenilmiş, bir lekeye dönüşmüş rahiplerin bir manastırdaki cinayetlerin sırrını çözdüğü ve en sonunda katil olarak bizzat şeytanı keşfedecekleri filmden çok daha ilginç ve eğlenceliydi. Bir kere itiraf etmem lazım, Tanrının Uyuduğu Gün sanatsal anlamda başarısız ama kült film meraklılarının ilginç bulabileceği bir yapım olmuş. <br /><br />Mutlaka izleyici ile buluşması lazım, diyorum. DVD basan ciddi şirketler tanıdığımı, hemen bahsedeciğimi de ekliyorum. Fakat, kocasının lanet masalı belli ki onu da etkilemiş, filmin bu evde gömülü kalmasını istiyorum diyor. Bir kez daha düşünmesini söyledikten sonra evden çıkarken, bana merakla filmin sonundaki Şeytan'ı görüp görmediğimi soruyor. Filmin sonunda Şeytan yoktu diyorum. Dar oda boştu, içerde sadece sabah ışığı vardı. Aniden ağlamaya başlıyor. Sonra bağırarak, ben görüyorum şeytanı. Belki de eşim haklıydı, diyor.<br /><br />Tanrının Uyuduğu Gün'ün sonunda şeytan var mıydı, yok muydu? Bu soruya izleyen bir avuç insan farklı cevaplar vermiş. Umarım bir gün, gün ışığına çıkar da, siz buna kendiniz karar verirsiniz.<br /><br /><b>Sir Alexandre Vinch<br />Çeviren: Serdar Kökçeoğlu</b><br />]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>artık, eksik</title>
            <link>http://serdarkokceoglu.com/index.php?id=45</link>
            <description><![CDATA[<object width="400" height="321"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3273857&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" /><embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3273857&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="321"></embed></object><p><a href="http://vimeo.com/3273857">artık,eksik</a> from <a href="http://vimeo.com/user1321131">enver serdar</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>]]></description>
            <author>Serdar Kökçeoğlu</author>
            <pubDate>Fri, 09 Oct 2009 08:36:18 +0100</pubDate>
        </item>
    </channel>
</rss>
